KategorilerZalimlerin zulmü varsa..TakvimMetaArşivBlogroll |
ULUSLARARASI KURULUŞLARTarih: 10.03.2009, Ekleyen: admin İnsanlık tarihi incelendiğinde devletlerin çeşitli organizasyonlar içinde olduğu bilinmektedir. Bu organizasyonlar gelişmelere göre çeşitli şekiller almıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle uluslararası sistem değişime uğramıştır. Ekonomik, ticari, mali, sosyal, kültürel, hukuksal, siyasal, bilimsel, eğitimsel, insani ve benzeri amaçlarla kurulan ve faaliyet gösteren birçok kuruluşun bu arenada boy gösterdiğini söyleyebiliriz. Örgütler, uluslar arası ilişkileri olumlu yada olumsuz yönde etkilemektedir. Örneğin: “ yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre Orta Doğu, Batı Avrupa ve Latin Amerika’da patlak veren sorunların yaklaşık % 40’nda devlet dışı aktörler etkin bir rol oynamaktadır.” (Zergler, 1990: 121; Çalış, 2000:6) Örgütlere üye devletler alınan kararlar kendi tercihleri dışında olsa bile kabul etmek zorundadır. Çünkü burada alınan kararlar oy çokluğuna göre verilmektedir. Bazı devletlerin bu kuruluşlarda ayrıcalıklara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Birleşmiş Milletleri örnek verebilir. Uluslar arası sorunları barış yoluyla çözmek, yeni bir dünya savaşının çıkmasını önlemek, hak, eşitlik ilkeleri temelinde ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirmek amacıyla 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milletler kurulmuştur. Güvenlik konseyi örgütün barış ve güvenliğini korumasından sorumlu organdır. Bu organda beş daimi üyenin (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere) veto kullanma hakkı vardır. Bu durum milletler arası eşitliğe aykırıdır. Veto sistemi en çok tartışılan konudur. Birleşmiş Milletlerdeki Güvenlik konseyi ve ona ilişkin veto kurumu, örgütün elini kolunu bağlayıp hareketsiz bırakmayacak şekilde, değiştirilebilir. Burada uluslar arası kararlar alındığı için diğer üye devlerinde görüşlerinin alınması daha doğru olabilir. Birleşmiş Milletler Antlaşması çerçevesinde üyelerin güvenliğini sağlamak ve istikrarın gelişmesine yardım etmek amacıyla 4 Nisan 1949’da NATO kurulmuştur. Türkiye bakımından NATO üyeliğinin önemli nedenleri vardı. Bunlar; Sovyet tehdidine karşı NATO – ABD’nin gücünü arkasına almak, ABD’den ve diğer Batı ülkelerinden dış yardım ve avantajlar elde etmek ve Türkiye’nin Batılılaşmasına hız kazandırmaktır. Türkiye’nin başvurusu ilk önce kabul edilmemiştir. DP hükümeti Kore savaşını fırsat olarak değerlendirip, Kore’ye asker göndermiştir. Türkiye 1952 yılında üye olmuştur. NATO’ya girmekle amacına ulaşmış ABD’den ekonomik ve askeri yardım almıştır. “Türkiye aldığı dış yardıma karşılık olarak NATO/ ABD’ye askeri üsler, tesisler, istihbarat toplama istasyonları ve diğer ilgili alt ve üst yapı imkanları tahsis etmiştir.” (Gözen, 2006: 208) Avrupalı devletlerin Türkiye’yi NATO’ya kendi çıkarları doğrultusunda aldıklarını görebiliriz. Türkiye’nin, stratejik olarak önemli bir yerde olduğunu, güneydoğu kanadının güvenliğini sağladığını, büyük bir askeri güce sahip olduğunu söyleyebiliriz. NATO üyeleri eşit söz hakkına sahiptir ama geçmişteki bazı konularda dayanışma eşitliğin olmadığı görülmüştür. ABD ve Türkiye arasında Kıbrıs ile ilgili bazı sorunlar yaşanmıştır. 1963 – 1963’te Rumların saldırısına karşı İsmet İnönü’nün Başbakanlığındaki Türk Hükümetinin adaya yapmayı öngördüğü müdahale Başkan Johnson’un mektubu ile önlenmiştir. 1974’te Bülent Ecevit’in Başbakanlığında, Türkiye’nin uluslar arası anlaşmalara uygun olarak Kıbrıs’a yaptığı müdahale üzerine ABD üç yılı aşkın süre ile Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır. (Armaoğlu) Bu olaylar bize uluslar arası çıkarların önceliğini göstermiştir. Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir ekonomik çöküntü ile çıkmıştır. Bu nedenle ekonomik ilişkiler kurma fikri önem kazanmıştır. Bu amaçla 1948 yılında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması yapılmıştır. Türkiye’nin ticaret yaptığı ülkelerin büyük bir çoğunluğu GATT üyesi ülkelerdi. Eğer Türkiye GATT dışında kalsaydı bu ülkelerle rekabet şansı azalacaktı. (Büyüktaşkın, 1983) GATT’ın yerini 1Ocak 1995’te Dünya Ticaret Örgütü almıştır. “DTÖ’nün getirdiği serbest ticaret yönündeki prensipler, dünya ticaretinde liberalizasyon kısmen sağlasa da, özellikle gelişmiş ülkelerin dünya ticaretini kısıtlamaya yönelik uygulamaları olduğu görülmektedir. DTÖ’nün uluslar arası ticareti serbestleştirmek için benimsediği gümrük tarifelerinin tamamen kaldırılması yerine, tedricen düşürülmesi prensibini yerine getiren ülkeler zamanla tarifelerin yerine görünmez engeller olarak adlandırılan çeşitli ticaret kısıtlama araçlarına yönelmişlerdir. Kamu sağlığı, tüketicinin ve çevrenin korunması gibi amaçlarla uygulanan bu görünmez engeller, adil ve serbest dünya ticareti için engel teşkil etmektedir.” (Alagöz, M., Yapar,s.) İkinci Dünya Savaşı’ndan maddi ve manevi büyük kayıplarla çıkan Avrupa’da bir daha aynı trajedilerin yaşanmasına engel olmak, Avrupa’da gerginliğin ve çatışmanın yerini güven ve işbirliğinin alması, teknolojik gelişmelerin kişisel değer ve özgürlüklere zarar vermesini engellemek ve insani değerlerin ön planda olduğu Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine saygı gösteren bir Avrupa toplumu yaratmak amacıyla 1949’da Avrupa Konseyi kurulmuştur. İnsan hakları konusunun Avrupa konseyinin en önemli çalışma alanı olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye ilgili davalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin iş yükünün önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. “1999 yılı sonu itibariyle Mahkeme önünde bulunan toplam 12254 derdest dosyasının 2369 adedi Türkiye’deki insan hakları uygulamaları aleyhine açılmış dosyalardan oluşmaktadır.” (Pending Applications; Bıçak, 2006: 283) “ Türkiye’de Kürt problemi çözümü ile ilgilenen Kürt kökenli bir politikacının yazmış olduğu kitap Türkiye’de birden fazla ulus olduğunu ve Kürtlerin devamlı olarak baskı altında tutulduğunu ileri sürmekten, Türk ulusunu barbar olarak nitelemekten ve terör örgütünün faaliyetlerini kutsallaştırmaktan dolayı toplattırılmış, yazarda bölücü propaganda yaptığı gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılmıştır. Olayı inceleyen Divan, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.” (Bıçak, 2003) Bu sadece bir örnektir. Bunun gibi bir çok davadan aynı sonuç çıkmıştır. Türkiye AB’ye üye olmak istediği için mahkemenin vermiş olduğu kararlara karşı çıkmamaktadır. Türkiye aleyhine açılan davaların her geçen gün arttığını söyleyebiliriz. Türkiye’nin üye olduğu bölgesel kuruluşlardan biri Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütüdür. Sovyet egemenliğinin Orta Asya’dan kalkması üzerine bölge devletlerinin diğer devletlerle ilişkiler kurmaya başladığını görebiliriz. Türkiye ve Karadeniz’e kıyısı ülkeler arasında 1992 yılında KEİB kurulmuştur. Amacının, üye ülkelerin coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak, aralarındaki ekonomik, ticari, bilimsel ve teknolojik işbirliğini geliştirmelerini ve Karadeniz havzasının bir barış ve refah bölgesine dönüştürülmesi olduğunu söyleyebiliriz. Üye ülkeler arasında bazı problemler olduğunu görülmektedir. Azerbaycan ve Ermenistan arasında devam eden Karabağ sorunu, Türkiye – Ermenistan arasındaki sözde soykırım iddiaları, Ukrayna – Rusya arasındaki rekabet problemler buna örnektir. Eğer üye devletler arasında işbirliği sağlanabilirse, Karadeniz’de bulunan devletler ticari ve ekonomik işbirliği açısından diğer uluslar arası kuruluşlara muhtaç olmayacaktır. Türkiye’de dünyadaki etkinliğini arttırmış olacaktır. (Karluk, 1998) Bu sorunlar halledilememektedir. Bu sorunların halledilmesinde uluslar arası barış örgütlerinin ve devletlerin hiçbir çalışması olmadığını görebiliriz. Avrupalı devletler Türkiye’nin Ermenilere soykırım yaptığını kabul ettiklerini söyleyebiliriz çünkü Avrupalı devletler karşılarında güçlü bir örgüt istememektedir. 1969 yılında bir Yahudi’nin Mescid-i Aksa’yı yakma girişiminde bulunması ilk İslam zirvesinin toplanmasına kaynaklık etmiştir. Suudi Arabistan öncülüğünde, Fas’ın Rabat şehrinde toplanmıştır. Bunun sonucunda İslam konferansları örgütü oluşturulmuştur. Örgütün amaçları arasında üye devletler arasında İslami dayanışmanın, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel alanlarda işbirliğinin güçlendirilmesi, haklarını kazanmada onlara yardım edilmesi ve işgal altındaki toprakların özgürleştirilmesi, yönündeki çabaların koordine edilmesi bulunmaktadır. “1972’de Cidde’de gerçekleştirilen zirveye Türkiye laiklik ilkesini gerekçe göstererek katılmamıştır.” (Hasgüler, Uludağ: 2005) İsminde İslam ibaresi bulunan bir örgüte üye olmanın laikliğe verebileceği herhangi bir zarar yoktur. Zamanla örgüt ile Türkiye arasındaki ilişkilerde yumuşama olduğunu söyleyebiliriz. “İslam Konferansı örgütünün 4. konferansı 2006’da İstanbul’da yapılmıştır.” (internet) Türkiye 1.5 milyonu aşan nüfusu, 52 üye devletiyle; elinde bulundurduğu doğalgaz, uranyum ve petrol rezervleri ile aslında sanılandan çok daha büyük bir potansiyele sahip bu örgüt içerisinde öncülük etme şansını kullanamamıştır.” (Ataman, 2005)
Kategori: GENEL BİLGİLER | Yorum yaz »
|
















