Kategoriler Zalimlerin zulmü varsa.. MAZLUMUN ALLAHI VARDIR
SİZ DE MAZLUMLARA RABBİMİZİN UZANAN BİR ELİ OLMAK İSTEMEZ MİSİNİZ???
Takvim
Ocak 2009
| Pts |
Sal |
Çar |
Per |
Cum |
Cts |
Paz |
| « Ara |
|
|
| | 1 | 2 | 3 | 4 |
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
|
MetaArşivBlogroll
|
Tarih: 01.12.2008, Ekleyen: admin
MUHTASARI TERCÜMEİ’T-TEVALA
Bismillahirrahmanirrahîm
Ehmadüllahe bizâtihi linât-i şıfâtihi ve üşalli ala‛r-rasuli bi-şıfâtihi lişıfât-i zâtihi ve ala elihi ve Ashâbihi bir reşahât-i hayâtihi ve nefahât-i füyudâtihi. Be‛dü, elhamdü li‛z-zati ve‛s-salatü li‛s-sıfati. Sultânu‛s-salikin ve burhânu‛l-vasılin, ârifü bi‛l-lah nâsihu li halgil-lah şeyhu ekber gaddese sirrahu ola, zuhru zıya-i sipher-i tarikat ve safay-ı asumân-ı hakikat şems-i münirim nur-i zamirim suret-i ma‛nada dostukerim şeyh-i kâmil piri vâsıl Nakşibendi ‛arab zâde Ali, şeyh Muhammed efendi dürru neva hazretlerinin mu‛allim-i tarikat ve mürşid-i tarik-i hakikat ve mârifetleri kutbu‛rr-rabbâni ve ğausu‛s-samadani neyr-i cerh-i seyyidat ve kevkeb-i bahşay-ı semavât-ı şerâfet şeyh Ebu ‛Abdilleh Seyyid Muhammed en-nakşibendi es-semerkandi kaddese‛l-lahü sirrahu hazretlerinin âdâb-ı sâlikân-ı tarikat ve vâsılan-ı makam-ı vahdet hakkında ebvâb-ı heptum ile âraste ve her bâbı fusül-u ma‛dud ile piraste muhtasaru‛l-velâye nâmıyla nâmi ve zebân-i farisi ile te‛lif-i Samileri olan kitâb-ı müstetâb müşekkin nikâbın hicâbını ref‛ için teshilen li‛t-tâlibin lisân-ı Türkiye tercüme olunmağa cüret olup bihimmet-i pirâz-ı kiram tamam oldu. ve billahi‛t-tevfik; Bâb-ı evvel dürr-i ma‛rifeti zât ve sıfat ve esmâ ve ef‛âl ve nübüvvet ve velâyet-i hatemi‛n-nebiyyin sallallahü ‛aleyhi ve selem.
Ey ‛Aziz, ma‛lum olsun ki, ehli tasavvuf buyururlar ki, ruhu insani lâtifdir. Amma zâtı hakla nisbet tutmaz. Zira zatı huda gayet eltaf eltaf eltafdır. Pes imdi mevcudâttan bir şeyi hak te‛âlaya hark mümkün değildir. Her nesne ki ziyade latiftir. İhatası ziyadedir. Huday-ı te‛âla latif-i hakikidir << ve hüve‛l-lâtifü‛l-habir >> bu ma‛nâyı müş‛irdir. Bu âyetin muktenâsı üzere gerekdir ki cemi‛-i‛âlem imân getirip mü‛min ola Amma ma‛nay-ı ‛âyet her sebil-i hakikat bilinmedi. lâ cerame milel-i muhtelife rütbe-i imâna vâsıl olup mü‛min olmadılar. Bu zahirdir ki bir güruh-u ‛âliye hakikat ma‛nasına vüsul ile mü‛min oldular. Ey ‛aziz hüday-ı teâla karibdir. Kavluhu te‛âla << ve nahnu akrabu ileyhi min habli‛l-verid >> ‛âyet-i kerimesi misillü kur’an-ı ‛âzimde çoktur. Ama faide nedir ki halk ġayet ba‛id olup her bâr derler ki biz hak te‛âlayı talep ederiz. Cenabı hak ise muhtâc-ı talep değildir. Ma‛lum olsun ki hüda ba‛zıya garib ve ba‛zıya ba‛id değildir. Cemi‛-i mevcudât e‛lây-ı ılliyyinden esfeli sâfiline varınca gurbiyyetde yeksandır. Gurb ve bu‛d ‛ilim ve cehile nisbet iledir. Ya‛ni bir kimse ziyâde ‛âlimdir ziyâde garibdir ve her kimse ziy‛da mücâhildir ziyâde be‛iddir. Zerratı ‛âlemden bir zerre yokdur ki hüdây-ı te‛âlanın oňa kurbu zâtı olmaya keza kurbu zattan kimse âgâh değildir. Ey fakih çünkü bildik bu ‛âlemin sâni‛i vardır ve birdir ve kadim ve muhittir. ‛Âla külli‛l-eşya ve zât-ı ‛âlemle dahil ve haric-i ‛âlem değildir. ve dahi muttasıl ve munfasıl bi ‛âlem değildir. ve ‛âlem-i ‛âlemiyane nisbeti vardır. Kavluhu te‛âla <> bu ma‛nayı mübeyyindir. Çünkü bildik bu ma‛rifeti zat hudâdır. Ve asıl ma‛rifet budur. Eğer asıl ma‛rifet dürüst ve muhkem olursa her ne ki bunuň üzerine ziyâde eder muhkem gelir. Ey fakih henüz sıfat-ı hüdâyı istim‛ ile şeyh Sadreddin konevi kaddese sırrahu buyurur ki: sıfat ve ismüllah müterâdiftirler. Ya‛ni iki isim bir ma‛nayadır. Şeyh Sadreddin hamevi kaddese sirrahu buyurur ki Kur’an ve ehadis de esmâ‛-i sıfat müteradif değildir. ve müteradif olmak layık ve mümkün değildir. Zira hakim bir ma‛nâyı müştemil iki lafız söylemen sa‛dettin katında sıfat salâhiyyet ve isim ‛alâmet ve fi‛il hassiyyattır. Sa‛dettin buyurur ki sıfat metebe-i zâttadır. Ve esâmî mertebe-i vecihde ve ef‛âl mertebe-i nefistedir. Bu gayet kelâm-ı ehasdır. Ama herkesin fehmine karib değildir. Eğer fehme karib olsa her kelime bir hazine olurdu. Şeyh Sadrettin buyurur ki: hak te‛âlanıň sıfatı ‛ayn-ı zâtıň vechindendir. Zira cümle sıfat ma‛ani ve i‛tibaridir. ve izafete mensubdur. ol vecihden ‛ayn-ı zattır. Bu mahalde zattan ġayrı bir mevcudu âhar yoktur. Pes vecih ġayr-ı zattan sıfat ‛ayn-ı zat oldu. Esmanın mefhumu ‛ale’l-katî muhteliftir. Yoksa ihtilâf-ı esmâ mevcudâtın ihtilafındandır. ve ma‛nay-ı i‛tibarâtın müteġayır olması bundan iktiza eder. ‛Alim ve kâdir ve mürid esmadandır. Bu esmanın ma‛naları ol esmânın ma‛naları ile kaim ve kadimdir, ve hakikat budur ki ol esma ehl-i basiret ‛indinde ma‛ani-i hayattır. ve beka ve ‛ilim ve kudret-i semi‛ ve basar ve kelam ve iradet ma‛ani-i kadimdendir. Bunlar elfâz-ı esmadır. ve bu nev‛ esmaya sıfat-ı sübutiyye derler. Ama mu‛iz ve müzil ve muhyi ve mümit ve bunun emsali esma-i izafete mensublardır. Bu nev‛ esmaya sıfat-ı izafi derler. ve selam ve kuddusu salibe ‛uyub-u tegayyuzdur. bu nev‛ esmaya sıfat-ı selbi derler. cümle esma ahval-i selaseye mütehassırlardır. Amma ismüllah zât-ı kadimi cami‛ bir isimdir. ol sebepten amin haycü zuhura cemi‛-i esma sıfat ile mevsuftur. ve esmadan bir isimde bu ‛animet yoktur. ve ekser ‛ülâma buyururlar ki bu isim mestur değildir, ‛alemin mestur olmadığı gibi ve dahi rahman bir isimdir ki vücud-u bahş cemi‛-i mümkünattır nisbet-i bâtınisi olmayıp zahire mahsusdur. İsm-i celâl bunuň hilafıdır ki ġayb ve şehadet, zahir ve batın bunuň ma tahtında mündericdir. Bu iki ismin celâletve ‛izzeti ġayettedir. Kavluhu te‛âla << kulid‛ullahe evidürrahmane eyyem ma tedû fele hü‛l-esmâu‛l-husna >> hüdanıň sıfatı hakkında bu miktar kelam kâfidir. ve bu muhtasara vafidir. ve esmâ-i ilâhi hasra kabil olmayıp tefasıle cenab-ı haktan ġayrıyla ıttıla‛ mümkün değildir.
* Dürr-i ma‛rifet-i ef‛al * Âferinde-i kâr-ı ‛âlem bir şeyi yaratmak murâd buyurduk da onuň suretini evvel levha levhdan kürsiyye kürsiden sebitatı semanın nuruna âvine olup ol-vakt âsumân-ı heft üzere güzeran edip be’dahu hemrâh-ı nur-i seyyarat olup ‛âlem-i süfliye gelir. Tabi‛at ki hakim-i ‛âlem-i süflidir. Hazreti hak te‛âladan gelen ol müsafir ‛âynı için erkân-ı erba‛adan onuň haline münasip bir merkeb piş ve keş edip hatta ol misafir ol merkebe süvar olup ‛âlem-i şehadette mevcud olur. Çünkü bu minval üzere ‛âlem-i şehadette mevcud oldu. Ol nesne dâneste-i hüda ve kerde-i hüda olur. Pes imoli her nesne ki ‛âlem-i şehadette mevcudtur ânıň canı ‛âlem-i emirden ve kalbi ‛âlem-i halktandır. Bu can hazreti hakdan geldi yine tarafı hazrete gider. Ma‛nâyı minhü beda ve ileyhi ye‛ûd ve‛l-emru küllühü yerciû‛ileyhi budur. Ma‛lum olsun ki ef‛âli hüda iki kısım üzeredir. Biri mülk ve biri melekuttur. Mülk ‛âlem-i mahsusat ve melekut ‛âlem-i şehadettir. Birisi ‛âlem-i mahsusat ve birisi ‛âlem-i ma‛gulattır. Mahsusata ‛âlem-i ecsam ve ‛âlem-i halk ve ‛âlem-i süffi derler. ve kitâb-ı kadim de ‛âlem-i şehâdetin zikri tafsil üzere gelip ‛âlem-i ġaybın zikri ‛âla sebili‛l-icmâldir. Zira hakikat-ı ahval-i melekuta kimse vâkıf olmadı. Meğer ‛âlem-i melekuta vasıl olup tevfiki hakka n‛ail ola kavluhu te‛âla << ve kezâlike nûri ibrahime melekûtesse mavâti ve‛larzı veliyehune mine‛l-mukınin >> Hazreti ‛İsa aleyhi‛s-salâtü ve‛s-selam buyururlar ki << len yelice melekûte‛s-semavâti men lem yûled merrateyni ma‛lumolsun ki mevcudat-ı melekuti iki kısımdır. Bir kısmı ‛âlem-i ecsama bir vecihle ta‛âlluk ve tasarruf tutmazlar onlara kerrubiyyân derler. ve kısmı Âhar dahi iki kısımdır. Bir kısmının ‛âlem ve ‛âlemi-yandan haberleri yoktur. onlara melâike-i müheymine derler. ve kısm-ı diğer bârgâh-ı uluhiyetin hicabı olup bârgâh-ı rububiyyetin habıt ve kabızıdır. Bu taifeye ehl-i ceberut derler. onlar ‛âlemi ecsâma ta‛âlluk ve tasarruf tutarlar ânlara ehl-i melekut-u esfel derler. Ânlardan nice bini ma‛âdin, nebât ve hayvan üzere mütevekkillerdir. Ama << inne li külli şey in melekun >> ehli keşf buyurmuşlardır: hûda yedi meleği halk etmedikce ağacın bir yapraġını yaratmaz ahvali halk böyle vaki‛ olmuştur. Amma hakikat insan latife-i rabbanidir. ve sırrı zübde-i melekuttur. Ve iki ‛âlemden mürekkebdir. Biri ruhani ve biri cismanidir. ve ekmel-i mevcudât olup mecmu’u âferinişden maksud ve vücud-u âdemdir. ve ervâh-ı nariyye ismine can denildi. Ve dahi şeyâtin ehl-i melekut-u esfelden münkasimdir. Onlardan ba‛zısı nev’i insana musallat kılındılar ve iblis bunların seyididir. Ve ba‛zısıkabil-i tekli olup muhâtab-ı vahyi ilâhidir. Amma ‛âlem-i ecsâm iki kısımdır semavat ve arazıyyattır. ‛Arş ve kürsi ve semavât-ı sebitât ve seyyarat-ı araniyyât ve bisât-ı ‛unsuri ve âsar-ı ‛ulvi, ra‛d ve berk ve eber ve bârân gibi. Ve mürekkebât-ı ma‛adin ve nebât ve hayvan ve berr ve bahr gibi efâli ilâhiye nihâyet olmayıp bunların ‛acayibi hasra gelmez. Ama bu aksamın zikra sebk eyleyen külliyâtı münhasırdır. Zât, sıfât ve ef‛âli hûdada ehli tasavvufun kelâmı budur. * fasl-u dûm ehli taklidin i‛tikadını beyan eder ma‛lum olsun li ‛Âdemiyyan ma’rifet-i hüda da tefâvüt üzeredir. Ba‛zısı ehli taklid ve ba‛zısı ehli istidlâl ve ba‛zısı ehli keşifdir. Tâife-i selaseniň kelâmlarını şerh ve takrir ile lime hatta salikân-ı tarik-i hudanıň ganġi mertebede oldukları ma’lum olsun. Ey fakih, âgah ola ki ehl-i taklid İkrâr bi‛l-lisân edip derler ki hak te‛âla ‛azze ve celle vâhidir ve kadimdir. Evvel ve âhir ve had ve nihayet ve misil ve şerik tutmayıp kabil-i tecezzi ve taksim değildir. Ve zaman ve mekan ve cihetten beridir. Sıfat-ı kemâl ile mevsuf olup sıfat-ı nâsezâdan münezzehtir. ‛Âlim ve kâdir ve semi‛ ve mütekellimdir. Bu tâifeniň i‛tikadı vâsıta-i hiss-i sem‛i sebebiyle olup güruh-u ehl-i islâma mahsublardır. Bu mertebede mesâlik üzere sa‛y ve guşeş-i ġalibe-i rıza ve teslim mağlub oldu. Bu makamda riyâzat ve mücâhedat ve tâât-ı kesira lâzımdır. Zâhire müte‛âllik olan şey bu mertebedir. Amma hüdanıň ‛ilim ve irâdet ve kudretini delâil ve burhan ve keşf ve ‛ayân yüzüyle cümle esbâb ve müsebbibât gibi ‛aciz ve makhur bilmemişlerdir. Bu vecihten husul-u murâdı esbaba teşebbüs-ü sa‛y ve guşeş-i izâfet edip sureti görür. Ol cihettendir ki bu tâife henüz mertebe-i mahsusattadır. Ve bu makamıň ashâbı gam ve enduhi sebebden bilirler. ehli taklidin i‛tikadları budur. * fasl-u-sim- ehl-i istidlâl ehl-i taklidin hilâfıdır. Onlar derler ki hüday-ı fe‛âla bir nurdur. Nâ mahdud ve na münâhi ve berr ve bahrdır ve bi pâyân ve bi kerân bu taifenin i‛tikadı vasıta-i ‛akli sebebiyledir. ya‛ni delâlet ‛akıl ile kat‛an burhan-ı yakıni ile hüdâyı bilip hâk te‛âlayı kudreti varidatla küllü eşyaya muhit görmüşlerdir. Ve mevcudatı yeksar ‛aciz ve makhur bilmişlerdir. Ve esbâbı müsebbebat gibi ‛aciz ve müşâhede edip müsebbibü‛l-esbâba vasıl olmuşlardır. Razı ve teslim oldukları halde bir şey üzerine i‛tikat ve i‛timad eylemezler. Eğer ol şey mahzı tâ‛at olursada illa hüdaya varıp hüdaya ala vifka‛l-müşahede muhabbet edip mukarribân-ı hazreti hüda ve nida dost tutarlar. Bu taife terk ve feraġat eyledikleri halde ehl-i tevekkül olup hüdâdan gayrı İstidâ‛ eylemezler. Ma‛lum olsun ki, henüz salik-i vâsıl-ı ile‛l-lah oldu. Bu makamda kesb ve hırs mündefi‛ ve mahafetu‛l-lahtan ġayrı havf ve hatar mürtefi‛ olup yerine rıza ve teslim cây-ı gir olur. Ve ġam ve enduh-u rızk zâil ve tabib ma‛zül ve mütecemmid bâtıl şe‛rk-i hafi ‛âtıl olur. Ma‛lum olsun ki Piş-i nazar-ı salikden müsebbibin irtifa‛ına âlamet oldur ki eğer salik-i nazarı sebeb üzerine ribh ve rahat vaktinde müsadefe ederse mahz-ı şirk bilip derr-i ‛agab tevbe ve istiğfar ile bâzkerd eder. Ehl-i istidlâlin i‛tikadı budur. * fasl-u çeherum * ehl-i keşf ve ehl-i vahdetin i‛tikadını beyan eder. Ma‛lum olsun ki çünkü sâlik-i makam keşfe vâsıl olur. Guya sâlike bir hâlet vâki‛ olur ki kıyamet koptu ve zemin tebdil ve âsumân zemine inip tahvil oldu. Kavluhu te‛âla << yevme tebedelû‛l-arzu gayra‛l-arzı >> ayetiniň ma‛nâsını müşahede edip hûdâ zâhir olur. Ve onlarıň bu mahalde vahdâniyyet-i hûdayı tasdik ve ikrarları bi-tarikı‛l-keşf ve el‛ayândır. Zira bu taife hicabı ref‛ edip lika-i hakka nâil ve ‛ilme‛l-yakinden ayne‛l-yakin rütbesine vâsıl oldular. Varlık-ı hûdânın olduğunu bildiler. Bu cihettendir ki bu güruh-u ‛aliyyeye ehl-i vahdet derler. bunlar hûdâdan ġayrıyı bilmezler ve görmezler. ancak hûdâyı bilirler. Bu mertebede müvahhit için teslim ve rıza ve sa‛y ve guşeş-i ġalib olmaz. Cümle eşya zâtında ve aslında kendi miktarı üzere pâk ve tâhit ve hısal-i pesendide ile olduğu zâhirdir. Yoksa hayr ve şerri ve XXXXX(sayfa6 da) ve bedi ve tâ‛at ve ma‛siyeti imtiyaz etmek emr-i hatir ve kâr-ı ‛azimdir. ‛Âlimân-ı kâmilânıň gayrısı fark edemez. Meselen cümle ashâb-ı menahir ittifâk eylediler ki kizb haram ve günahı kebiradır rast buyurdular. Amma ba‛zı vakt olur ki sıdk,ı kelâm ma‛siyet-i haram olup hizb-i düruğ sevab ile encâm bulur. Mâ‛lum oldu ki niyet-i hayr ile olan ‛amel hayr olup niyet-i şerriyle olan ‛amel hayr ise de şer olur. İnneme‛l-e‛melübinniyyet veli küllim riin me neve hadis-i şerifi runak-ı efzay-ı durün-u ashâb-ı vefâ olup niyet-i halisaya ‛azım-i i‛tibar ederler. * Duru i‛tikad-ı ehl-i vahdet * Güruhu ehl-i vahdet iki kısımdır. Kısmı evveli derler vücud birdir ziyade değildir. Ol vücud vücudu hüdâyı te‛âlidir. Eğer vücudu hakdan ġayrı vücudu âhar olsa halk-ı hak te‛âlayı bilmezlerdi. Bir ‛ziz buyurmuştur. * beyt * Cihân rablendi ve betsi teva * neda nem çeh guyem ve hestem teva * Kısm-ı sani derler ki vücud iki kısım üzeredir. Birisi vücudu hakiki ve birisi vücudu hayaldir. Vücudu hakiki Bâri te‛âladır, Vücudu hayali ‛âlem ve ‛âlemiyandır. ve bu mevcudât bi mesabei nümâhiş ve serabdır. Hakikatde vücud tutmaz hassasiyet-i vücudu hakiki sebebiyle vücud gibi görünür. Meselen menāmda görülen vücud gibi. * beyt * ġayru tevehçeh hest hayel ve nümāyiş āned eynaha çeh âned ki veche beş yarı amede* Bu taifeden ba‛zısı derler ki biz nice hayāl ve nümayiş oluruz ki ba‛zımız hoş ve ba‛zımız nāhoş ba‛zımız rencide ve ba‛zımız rahat da, ba‛zımız hakim ve ba‛zımız mahkum, ba‛zımız guya ve ba‛zımız hamuş cevabında buyurdular ki sen ahvāli bilmeyesin bir kimseyi XXXXXXX darp eyleseler rencidedir. Ve bir kimse nevāziş eyleseler rahatladır. Pes imdi senin için şek yoktur ki bu vaka‛at-ı vak‛adır. Cümle hayal ve nümāyiştir. Ve bu cümle mevcudāt paydarlık halinde birisin rencide ve birisin rahattadır. Ve bu ahvalin cem‛isi nümāyiş ve hayaldir. Ve ‛âleme ‛âlem tesmiye olunması ‛alāmet-i vücud-u hüdāyı te‛âla olduğu içindir.* Duru beyān-ı havecigân-ı nakşibendiyye * kaddese‛l-lahü ervahahüm hazretleriniň süluku tarikatlarıdır. Ve bidayet-i süluklārı sair turukun nihayeti olduğu ashabının ma‛lumudur. Yani zuhuru veledi kalb bunlarıň ibtidasıdır ve sairin intihāsıdır. Mevlāna merhum câmi * beyt * evveli evâhiri her münteha * zâhira vüdset temannatihi * limütercime * tarik-i havaciganıň ibtidası * olur sair tarikın intihası * tarikat-ı ‛aliyye-i nakşibendiyye aslı evvel üzere şerafet ve letafeti cihetiyle ruhsat ve bid‛atden mahfuzdur, ma‛lum olsun ki lâzime-i ahzı tarik budur ki sağair ve kebâirden ve ta‛âm ve libasda muharrematı şüpehattan içtinap oluna. Kavluhu kema gıle: el-îbadetü ‛aşratü eczain tisatün minhe talebü‛-hâleli ve vahidun minhe sairu‛l-î‛bâdet: gerekdir ki zâhir ve bâtın cemi‛i harekat ve sekanat da kitap ve sünnete muvafık ola. Ve müride lāzımdır ki, meclis-i murakabe de ‛âlâ heyet-i cülusu‛s-salat şeyhine muvafakat edip hüduret-i nefsaniye saf olduğu halde peyveste meclis-i mezkurdan hareket etmeyip fena fil-lah da şöyle i‛tikad eyleye ki ehl-i murakabeniň her biri Allah’a vasıldır. Ve dahi salik-i müride gerektir ki zikr-i tilavet de ve evrad ile şûğli devam edib müte-emmili meram ola. Ama evveli ve âhiri olan kima emruhu‛ş-şeyh zikri kalbi ile müsteġrık ve müstehlik olup şuhūd-u hakda iştiġal ġayrdan rahâ ola ve meclisi mezkurda nevm ve nu‛âs vaki‛ olmaya. Zira meclis-i murakabe mahal-i şühud-u haktır. Huzur-u āgah-ı fazıle def’i huvab mümkündür. Ve def‛i hatarāt dahi böyledir. Eğer mümkün olmazsa bi nefsihi sohbetten kalkıp tışra dahi gide. Gerekdir ki salik kaviyi himmet olup aġrazı dünyevi ve uhravi piramen haramgâh kalbine rahiyap olmaya şol rütbe ki eğer ahval-i evliya ve makaman-ı etkıya kendüye ‛arz olunup cemi‛i mükâşafata müteşerrif olsa tarfatu‛l-‛ayn ol tarafa iltifat eylemeye, zira temennāyı kerāmet ve talep hâlâtı müştehiyyat-ı nefsāniyyedendir, hatıra olaki getirmeyin * Kâle rasulullah sallallahu ‛aleyhi ve selem ed-dünya ve harâmun ‛alâ ehli‛l-âhireti ve‛l-âhiretü haramun ‛ala ehli‛d-dünya ve ha haramani ala ehlillahi te‛âla * Gerektir ki evkātını muhasebe eyleyesin bir kere kable‛s-subh ve bir kere ba‛de‛l-‛asr likavlihi ‛alehi‛s-sāletü ve‛s-selām hasibu enfüseküm kalbe en fühasebû ya‛ni bugün nefsimde ne amle vaki‛ oldu eğer hayr vaki‛ olduysa hamd eyleye eğer şer vaki‛ olduysa istiğfar eyleye * Kavluhu te‛âla ma esabeke min hasenetin fe minallah ve ma esabeke min seyyietin femin nefsih kable‛s-subh ve ba‛de‛s-subh yüz kere istiğfar eyleye kavluhu te‛âla vellezine ize fealü fehışeten ev zalemû enfusehum zekerullahe fe‛s-teğfirû lizunubihim devam-ı vuzu‛ ile olup akıbi vuzu‛ ola iki rek‛at namâz-ı şükr-i vuzu‛ kıla, kavluhu aleyhi‛s-selâm lâ yuvazıbu ale‛l-vuzu‛i ille‛l-mü‛minu * ve kavluhu aleyhi‛s-selâm m amin müslimin yetevaz zau fe yuhsinu‛l-vuzua sümme yekulu fe yüsalli rek‛ateyni mukbilen aleyhima bi kalbihi ve vechihi ille ve rebet lâhu‛l-cennetü dört rek‛at salat-u işrak iki rek‛atta bir fatiha ve beş ihlâs her rek‛at da kıraat eyleye. Kale‛n-nebiyyü sallallahü aleyhi ve sellem << men salle‛l-fecra bi cemaatin fe kaâde bizikrillahi halle tatli‛a‛ş-şemsü sümme yüsalli rek‛ateyni kanet lâhü‛l-cennetu >> ba‛du salatü‛l-işrak salatu istihare iki rek‛attır. Musalli ol günde ahvalinin hayrını talep eylediği halde ve sekiz rek‛at salat-u zuha ve ba‛de‛l-magrib altı rek‛at salat-u evvabin ikişer rek‛at eda oluna. Ve sülüsu ehırada on iki rek‛at salat-u teheccüd şef‛an be‛de şef‛in eda eyleye kavluhu te‛âla << ve mine‛l-leyli fetehecced bihi nefileten leke ase en yeb‛aseke rabbüke makamen mahmuden >> iki rek‛atda bir selam verip her rek‛at da bir fatiha ve beş ihlâs kıraat edip akıbi her selâmda dokuz kere Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ eli Muhammedin ve sahbihi ve sellim bi adedi külli zerratin elfe elfi merratin ve be‛dehü sure-i yasin-i şerif tilavet oluna ve be‛dehü kelime-i tayyi beye bi tariki‛n-nefy ve‛l-isbat müdavim olup eğer müntehi ise lâ mevcude illâllah mülâhaza eyleye eğer mütevassıt ise lâ maksude illâllah tefekkür ide. Eğer mübtedi ise lâ ma‛bude illâllah diye. Her bir zikirde bu ma‛na kalb-i zâkirde mezkur ola ve irsal-i nefesten mukaddem lâ ilâhe illâllah deyip muhammedün rasulüllah ile irsal-i nefes edip ilâhi ente maksudi ve rızake matlubi diye be‛dehü nefsini habs edip zikre şuru‛ ede. İbtida bir nefes yahut üç yahut beş, yirmi bire varınca tek tek habs-i nefsle mülahaza-i zikr eyleye. Eğer bu mahalde sâlike gayb yüz gösterirse ibtida fena fillâh hâsıl oldu. Bu makama bidayet-i ilm-i ledünni dahi derler. eğer zikr olunan yirmi bir aded de gaybet zuhur etmezse gerekdir hizmet-i şeyhe rucu‛ edip zikre yine ibtidadan şüru‛ eyleye. Taki gaybeti ma‛hude zuhur edip bu hâletde salik müstağrik ve müstehlik ola. Kemâ ahbara ennebiyyu sallâllahu aleyhi ve selem min kavlihi te‛âla elâ fi cesedi ibn-i adem le muzgatun ve fi‛l-muzgati kalbun ve fi‛l-kalbi fuâdun ve fi‛l-fuâdi zamirun ve fi‛z-zamiri sirrun ve fi‛s-sirri hafiyyun ve fi‛l-hafiyyi nurun ve fi‛n-nuri ene. Amma min haysü‛l-i‛tibar kalb-i hakiki için beş mertebe vardır. Her birinin mahsus bir alâmeti mukadderdir, mahallinde zahir olur ve teveccüh-ü zikr-i kalbi oldur ki zikr olunduğu vech üzere salik kelime-i lâ ilâhe illâllah kalb-i hakikíden kalb-i mecaziye inde‛ş-şüru‛ bu üslüp üzere hareket-i selase ile zam eyler. Dimağında lisanını habs edip şefeteynini tahrik eder. Ve batında taht-ı meserrada nefsini lâ ilâhe demek ile hareket ettirip cânib-i yeminden huş-u tamam ile illâllah demek ile taraf-ı yesara huzuru tamam ile zarb edip bir hissiyat ile ki zikr cemi‛-i azaya te‛sir eyleye. Vukuf-u zamani hak te‛âla ile huzur-u kalbten ibarettir. Vakt-i zikirde ahz-ı nefes ve habs-i nefes ve israf-i nefes ve vukufu adedi ile zikri tek tek eylemeden ibarettir.* Kavluhu aleyhi‛s-selâm innellâhe vitrun yühıbbu‛l-vitra vukuf-u kalbi hak te‛âlaya irtibat-ı kalb ile huzur-u âgahiden ibarettir. Her halde ma‛nayı mezkuru mülâhaza ile cemi‛-i evkaf üzerine mürakabede olmak bu azizlerin halidir. Ve kalb iki kısımdır. Birisi kalb-i mecazidir. Ve huvve kıt‛atu lahmin sanavberiyyin müteallikun fi cenbi‛l-eyseri mine‛s-sadri. Ve birisi kalb-i hakikidir. Ya‛ni nefsi natıkadır, ruhla müeyyiddir. Ol ruh bir cevher-i nurani olup kalb-i mecazi ile münasebet tuttu. Mahallinde zikr olunur. Hak te‛âla ruh-u hakikiyi miret-i tecelli-i zat edip kemâlât-ı zatıyla nazar eder. Hadis-i şerif te varid olmuştur <> * Hıkayet Osman mekki hazretleri bazı musannafatında buyurdular ki; âferide-i kâr-ı alem bizim gönlümüzü ervah-ı halktan yetmişbin yıl evvel yaratıp ravza-i inse kodu ve esrarı dahi ervahdan yetmişbin yıl evvel yaratıp ravza-i valsa kodu. Beher yevm üçyüz altmış nazar-ı ins ve keramet-i lâtifesiyle gönüller ve canlar kelime-i muhabbet-i şinas olup keşf-i cemâl zahir oldu. Ve nuru tecelli kevinde zuhuruyla kişiyi kendünden Ekrem görmeyip mubeynde zühd ve tecerrüd nümayan oldu. Bu sebepten hak te‛âla sırrı canda ve canı dilde mahbus edip ve dili tende bâzdaşt edip bunlara aklı merkep eyledi. Tebliğ-i ferman için embiya gönderdi. Hatta her kimseye namaz ve niyaz buyurdular. Taki ten namazda ve dil peyveste-i muhabbetde ve can kurbuna vasıl olup ve sır vuslatda karar eyleye. Ve herkesin bu keramete isti‛dadı mevcut olup riyazât ve mücahedât ile tavsiye lazımdır ki sır vuslat ile mesrur ola. * Biz yine maksuda gelelim kalb-i hakikinin min haysü‛l-kemâl altı mertebesi vardır: zikr-i kalbi, zikr-i fuadi ve zikr-i zamiri ve zikr-i sırri ve zikr-i hafiy ve zikr-i nuri ve zulmet-i beşeriyyenin def‛-i meratib-i mezkureyi mertebe mertebe kat‛ edip salik mertebe-i zikr-i Nuriye vasıl olduk da müşahede eyler ibtida kalb-i nur zikirle münevvere olup zikr-i kalbi kalp de mütevekkıf olup canib-i zikr-i fuadiye müntekıl olur. Kalbi hakikinin ikinci mertebesidir. Alem mülk ve melekuta mütemessil olup, mücerredât ve gayfı mücerredât hatta vacibu‛l-vucud tecelli-i suveriyye ile istihzar-ı zikr-i fuadi sebebiyle mahz-ı fuadda hakkın cemi‛-i kemâlâtıyla gerek vech-i hak ve veh-i hakkın gayrı şeklimiz yoktur ki devam-ı teveccüh ile bu halette hak te‛âla mütecelli olur. Bu şuhudu mahz-ı fuadda ezelde müşahede eylediği gibi görür. Bi levn ve bi suret cemi‛-i nisbet ve izafetten mücerred görünüp salik bu makamda müstehlik olup envar-ı azametde mütemessil olduğu halde cemi‛-i mütemessilât-i mevcudat mürtefi‛ olup vech-i zâttan bi‛l-külliyye nikab-ı kesret mündefi‛ olur. Bir vakit olur ki ânın zikri meleke olup havâdis-i zikr cevahir-i ecsam ve a‛razdan müzahamet gösterip zikr-i fuad cenab-ı zikr-i zamire müntekil olur. * Kalb-i hakikinin üçüncü mertebesidir; zikr-i zamirden murad mahz-ı zamirde hak te‛âlanın şühududur. Bu makamda hudayı te‛âla zat-ı hakikiden acilin mütecelli olur ki zikr-i fuadda mezkurdur. Ama huzuru salik-i bi ma‛na olan istihzârâtı gayr bilip bilâ tekellüf olur. Meleke-i zikrden sonra bu makamda fani olup kesret-i şuhuddan meşhûd-u hakkı fani müşahede eder. Ve zikr-i zamir kalb-i hakikinin dördüncü mertebesi olan zikr-i sırra müntakil olur. Zikr-i sırrıyla murad hak te‛âlayı yine hak te‛âla ile şuhud olur. Zat-ı hakikide zikrin mahz-ı sırra mütemessil olduğu zikr-i zamir de zikr olundu. Ama zalike‛ş-şuhudda ibkayı fena müşahedesiyle melekeden sonra fani olur. Salik olaki vasfı fenada olup bu haletde hak te‛âla bi nefsihi müşahede ve meşhud olup zikr-i canib-i sırdan taraf-ı hafiye müntakil olur. Meratib-i hakikiden kalb-i hakikinin beşinci mertebesidir. Zikr-i hafiden murad mahz-ı hafidir. Hafi hâkla şuhudur. Zikr-i salik bu haletde hak te‛âla zât-ı hakikiden mütemessil olur. Ancelin ki zikri sebk eyledi. Bu makamda salik zat-ı hakiki ile zalike‛ş-şuhud da şahid ve meşhud olur. Ve beka ve fena hissiyatından bir nesne yoktur. min haysü‛ş-şühudiyye ancak zâkir-i haktır. Ve gayet-i zikr budur. Zira zikr-i hakk-ı sübhanehü ve te‛âla ile cemi‛-i ezmine ve evkatda hâzır ve kâimdir. Ve hak te‛âla nihâyetü‛l-gayedir. Ve lezikrullahi ekber bu ma‛nayı müşîrdir. Rasulullah sallallahü aleyhi ve selem buyurur, hayru‛z-zikri elhafiyyü muhibbün sadık vacibdirki bizim muradımız rafik-i şefik ile hasıl olur. Bu makamda melek-i zikr cânib-i zikr-i hafiden taraf-ı zikr-i nura müntakil olur. Bu makam meratib-i kalbi hakikinin altıncı mertebesidir. Bu mahal hicab-ı zâttır. Rasulüllah sallalahu aleyhi ve selem buyuru; İnne lillehi seb‛ıne elfe hıcebin min nurin ve zulmetin lev keşefe vahidün minhe lehterakat sebhatü vechihi ma intehe ileyhi basaruhu min halkıhi ve min teayyüneti şühudu‛l-hakkı ve meşhudiyetihi ve yebka vechuhu mütecelliyen alâ vechihi bi‛l-vahdeti‛l-hakikati keza makamun lâ makame fekahu mutlakan; hateme‛l-emru * Duru beyani teveccüh ve murakabe * Ey azizân murakabenin beyanı budur ki * Rasulüllah sallallahü aleyhi vesellem buyurur: İn te‛budullâhe keenneke terâhu ve in lam tekün terahu fe innehu yerake almurakabetü ilmü‛l-abdi bi ıttıla‛ı‛r,rabbi bu murakabe asıl küllü haberdir. Havace Alauddin Atar buyurmuştur ki tarik-i murakabe nefy ve isbatdan a‛lâdır ve cezbeye akrabdır. Mertebe-i vezaret ve tasarrufta mülk ve melekuta vusul mümkündür. Ahval-ı havatıra işraf edip nazar-ı mevhibet ile negâh etmek ve tenvirderun devam-ı murakabe ile hasıl, ve meleke-i murakabeden devam-ı cem‛ıyet hâtır ve gönüllerde kabul-u mütevasıldır. Ehl-i tasavvuf katında bu ma‛nanın ismine cem‛ ve kabul derler. gerekdir ki murakabe mahallinde sükut ve tefekkür sıfat-ı selaseden hâli olmaya ki birisi muhafaza-i havatırdır. Bu taife-i aliye bu sıfata negâhdâşt-ı hatarât derler. Birisi dahi zikr-i kalbi nutk eylediği halde mutala‛a-i dil eyleye, birisi dahi salike hatarât-ı afakı mani‛ olmayıp müşahede-i ahval gönlünde ceryan eyleye ve buyurdular ki murakabe-i hakikat intizardır. Nihayet seyr bu intizarın husulünden ibarettir. Böyle intizar galebe-i muhabbettir. Kudretü‛l-ahar Ubeydullah taşkendi buyurur: Bizim gibi fakirlere bu ma‛nanın zevkın deryafet müyesser değildir. İştiğal-i gufteguyeden tâhirdir ki hâlat-ı gufteguyun gayrıdır. Şeyh Cüneydi kaddese sırrahu buyurur: Murakabe oldur ki
Kategori: Transkripler |
|