Kategoriler

Zalimlerin zulmü varsa..

Takvim

Meta

Arşiv

Blogroll

Demokrasinin önünü açan gelişmeler

Tarih: 05.07.2009, Ekleyen: admin

Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerdeki son siyasal gelişmeler, bize bu toplumsal evrimin siyasal sonuçları da bulunduğunu ispat etmesi açısından son derece önemli. Batı’da toplumsal ve ekonomik sistemlerin oturmuş olduğu ve buna bağlı olarak da siyasi sistemin istikrar içinde bulunduğu analizi burada iflas etmekte. Son birkaç yıl içinde Avrupa’da görülen seçmen tercihleri, seçmenin, istikrarlı olduğu varsayılan sistem içinde bile daha ileri hedefleri amaçladığını ispat ediyor. Böylece demokrasinin çağdaş yorumlarının seçmen nezdinde de itibar gördüğü anlaşılıyor.
Böyle bir ortamda demokrasinin önümüzdeki yüzyılın başından itibaren yeni yorumları gerektirdiği apaçık ortada. Batı entelijansiyası da zaten şimdiden bu yorumları tartışmaya açmış bulunuyor. Bunlardan en önemlisi, demokrasinin önümüzdeki günlerde sadece siyaset sahnesinde görülmesiyle yetinilmeyeceği yolunda olanı.
Öngörülen gelişme, demokrasinin bütün kurum ve kuruluşlarda giderek hakim anlayış olacağı. Ama bundan daha önce söylenmesi gereken, demokrasinin yakın bir gelecekte, yeryüzündeki bütün ülkelerde egemen siyasi anlayış haline geleceğidir. Demokrasi, dünyanın biricik hakim sistemi olacak iddiası çok güçlü bir biçimde dile getiriliyor. Hiçbir rejim, kitlelerin katılım talebini artık gözardı edemeyecek denmekte.
Doğu Bloku’nun geçtiğimiz yıllarda çökmüş olması ve yerini pazar anlayışına bırakması da, demokrasinin önünü açan bir gelişme olarak niteleniyor. Serbest piyasanın varlığı demokrasi ile bağdaştırılmadığı takdirde ortaya çıkacak krize örnek olarak eski Sovyetler Birliği’nin durumu gösterilebilir. Bu örnekte de kolayca görüleceği üzere, demokrasiyle güçlendirilmemiş bir serbest piyasa mafya ve çete1erin egemen olacağı bir vahşi kapitalizme yol açmakta. Toplumların uzun vadede böyle bir duruma boyun eğmesi ise tek kelimeyle imkansız gözükmekte. Nitekim siyasi gözlemcilere göre Rusya’daki krizin özünde de bu serbest piyasa-demokrasi bütünleşmesinin bulunmaması yatıyor.
Önümüzdeki yüzyılda çağdaş demokrasinin önünü açacak bir başka gelişme de, bireyin toplum içinde uyumlu ama giderek daha önemli bir yer tutacağı varsayımına dayanıyor. Bireyin toplum içinde giderek artan rolü, onun siyasal rejime daha çok katılmasını neredeyse bir zorunluluk haline getirmekte. Böyle bir ortamda bireyi görmezden gelmek asla mümkün olamayacak. Bireye rağmen siyaset yapmak bütünüyle çağdışı bir modele dönüşecek. Aksine siyaset, bireyin katılımını kolaylaştırmak ve onun taleplerini giderek artan ölçüde dikkate almak zorunda kalacak. Bireye rağmen, onu aşarak veya görmezden gelerek siyaset yapılamayacak. Bunun bir başka biçimde ifadesi, yeni demokrasinin bireyin katılımını destekler bir model içinde oluşacak olmasıdır.
Burada bireysel demokratik katılımın yalnız alışılagelmiş siyasi partiler yoluyla olacağını düşünmek ancak insan hayalinin darlığı ile açıklanabilir. Çağdaş demokrasi bu katılımın bireylerin kendilerini özgürce ifade edebildikleri ve eşit olarak katılabildikleri her türlü örgüt ile olacağını şimdiden müjdelemekte. Nitekim hükümetler dışı sivil toplum örgütlenmeleri bunun ilk ışıklarını etrafa daha bugünden yaymakta. Bunları birer hayır kuruluşu, iyiliksever yurttaşların birliği, dünyadaki gelişmelere hassas insanlar topluluğu veya açıkça hükümetlerin baş ağrısı olarak niteleyen sağ görüşlerin çağdışı demokrasi anlayışları da böylece bir kez daha ortaya çıkmakta. Sol siyaset anlayışı ise bugünlerde bile bu kuruluşları demokrasinin vazgeçilmez platformları sayarak sağ siyasi anlayışa bağlı sınırlı demokrasi anlayışı ile arasındaki farkı sergiliyor. Sosyalistlerin bu tür örgütlenmeleri dikkate alır tutumlarında geleceği daha şimdiden öngören bir yaklaşımı göstermeler~ iki siyasi görüşün demokrasi kavrayışındaki zıtlığa iyi bir örnek sayılmalı.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, bu yeni demokratik örgütlenmeler, sağ siyasetçilerin düşündüğü gibi birer fantazi olmaktan çok, çağın yeni gereksinimlerine toplumun bir tepkisi şeklinde görülmek zorunda. En azından bunun daha gerçekçi bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz.

Teknoloji-demokrasi ilişkisi

Tam bu noktada biraz da siyasal gelişmelerin dışındaki bir alana, teknolojiye dikkat çekmek gerekir. Teknoloji, günümüzde inanılması güç bir ivme kazanmış bulunuyor. Sanayi Devrimi’nin Batı’ya özgü bir devrim olmaktan çoktan çıktığını artık herkes kabul etmekte. Bu başat bir evrensel gerçeklik haline dönüşeli çok oldu. Sistemin dışında kalmak, yeryüzünün en yalıtılmış bölgelerinde bile mümkün görünmemekte. Sistem bir kez evrenselleşince bunu kaçınılmaz olarak pazarın evrenselleşmesi de izledi.
Globalleşme denen kavramın bu çerçevede anlaşılması hem gerekli hem de çok önemli. Yoksa globalleşmeyi sığ bir sağ anlayışla sadece Batı sermayesinin dünyayı kapsaması biçiminde anlamak, bizim konumuzda demokrasinin de evrenselleşmesini açıklamamızı sınırlar. Gelişen teknoloji bugün dünyada iletişimin boyutlarını her türlü siyasal sınırın ötesine taşımış bulunuyor. Bilginin bu kadar kolay erişilebilir olması ve bunun hemen bütün insanlar için mümkün hale gelmesi demokrasinin evrensel bir nitelik kazanması açısından çok önemli.
Önümüzdeki yüzyılda yeryüzünde demokrasinin her yerde görüleceği iddiasının temelinde büyük ölçüde teknolojideki bu gelişimin açacağı ufukların yarattığı umut bulunuyor.
Ancak sözkonusu gelişme, bireylerin demokrasiye katkıları açısından da benzer bir önem taşımakta. Çünkü gelişen teknoloji sayesinde, demokrasinin artık seçilmiş temsilciler aracılığı ile hayata geçirilmesi de arkaik bir forma dönüşeceğe benziyor. Her türlü iletişim aracının kolay ve ucuz olarak elde edilebilir hale gelmesi, bireylerin doğrudan katılımını yüreklendiren bir gelişme olarak nitelenebilir. Daha bugünden İnternet ağı ile yapılan kamuoyu yoklamalarının yakın bir gelecekte her konuda yurttaşların tümünün oylarını her konuda kullanmalarını içeren bir seçim sistemine dönüşmemesi için hiçbir neden yok.
Gelecekteki demokrasinin bir diğer önemli vasfı da, şeffaflık olacak. Bunun bir ayağını oluşturacak gelişme, bir önceki paragrafta anlatılan iletişim devriminde görülebilir. Devlet yönetimine ait bütün ayrıntılar, artık bakanlıkların arşivlerinde sadece araştırmacılara açık küflü dosyalarda bulunmayacak. Bunlar bilgisayarlarla kolayca girilebilen sitelerde bütün ayrıntılarıyla yer alacak. Dileyen her yurttaş, hiçbir aracıya gerek duymaksızın, kısa yoldan bu bilgilere ulaşabilecek. Aracısız ve doğrudan demokrasiye ek olarak sözkonusu nitelik, enformasyonun zenginliğinin demokrasinin zenginliğine dönüşmesini sağlayacaktır. Bu şeffaflığın geleceğin demokrasisine yeni bir yapı kazandırmayacağını söylemek elbette mümkün olamaz.
Böylesine bir bilgi ile donanmış yurttaşların siyasal projelere katılımı da bugünkünden farklı olacaktır. Bilgi birikimi, yeni ve yapıcı düşüncelerin oluşmasına mutlaka katkıda bulunacaktır. Böylece yeni demokrasi, yurttaşların yaratıcı düşüncelerini gözardı edemeyecektir. Çünkü bu düşünceler, aynı kolaylıkla siyasi karar mekanizmalarına da ulaşma imkanını bulmuş olacak.
Ancak bütün bu gelişmelerin sancısız bir biçimde, adeta ütopik bir iyimserlik içinde kolayca oluşacağını iddia etmek saflığına düşmemek lazım. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyiz ki, gelişmenin hiçbir biçimi dünya üzerinde eşit olarak görülmeyecektir. Yakın bir gelecekte de demokrasinin bu gelişmeye paralel olarak evrime uğraması, daha çok bu teknolojiyi yaratan ve geniş kesimlerince kullanılan ülkelerde ortaya çıkabilir. Bir batı Avrupa veya kuzey Amerika ülkesi ile Asya’nın azgelişmiş ülkesinin şartlarının, yakın bir gelecekte, eşit hale gelmesi mümkün görünmemekte. İletişim ve teknoloji kaçınılmaz biçimde sermaye ve mevcut bilgi birikimine bağlı. Hatta kötümser olanlar, bu farkın önümüzdeki yüzyılda giderek açılan bir makasa benzeyeceğini iddia etmekte.

Demokrasinin evrensel bir nitelik kazanmasını kim ister?

Öte yandan sanayi ve teknolojide ileri olan ve sermayenin yoğunlaştığı ülkelerin, karar mekanizmalarındaki etkinliklerinden demokrasi adına vazgeçmeleri söz konusu olamaz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerinin bu önemli uluslararası örgütteki pek de demokratik sayılmayacak konumları, soyut bir demokrasi anlayışı adına terk edilemeyecek kadar değerli görünüyor. Muhtemelen bu beş ülke, önümüzdeki yüzyılın başında, aksini gerektiren ciddi bir gelişme olmazsa, mevcut etkinliklerini sürdürmeye devam edeceklerdir. Parayı büyük ölçüde onlar verdiği sürece de bunun önünü almak oldukça zor bir durum. Sosyalist bir iktidara rağmen, Almanya’nın Avrupa’nın mali kontrolünü elinde tutma çabasına demokrasi adına son vermesi de siyasi gözlemcilerin pek ihtimal vermediği bir durum. Almanya’yı dengeleyecek güç olarak Fransa’nın görülmesi, bu sonuncusunun demokrasi aşkından çok, ekonomik gücüne bağlanmakta.
Nükleer ve askeri güç dengesinin de değişmesi zorluğunu muhafaza eden bir başka örnek: Ülkeler bir yandan, zorunlu koşullar nedeniyle demokrasilerini geliştirirken, öte yandan da bu silah gücünden vazgeçmekte zorlanıyor. Bütün ekonomik sefalete rağmen Rusya’nın hala büyük bir askeri güç olmakta ısrarını başka türlü açıklayabilmek neredeyse imkansız.
Ülkeler bağlamındaki bu zorluklara bir de kurumlar düzeyinde bakmakta yarar var. İşletmelerde patronların demokratik bir katılımı istedikleri ve buna zaten gönüllü olduklarını en saf yurttaş bile kolay kabul etmez. Patronlar demokrasinin bu açılımını hiç şüphesiz isteksizlikle, en azından ihtiyatla karşılayacaktır.
Öte yandan globalleşen dünyada serbest pazarın oluşması büyük uluslararası şirketleri güçlendirirken, onları çalışan sınıflara karşı da aynı ölçüde daha katı bir tutuma sürükleyebilir. Giderek güçlenen sermayenin, demokrasinin giderek evrensel bir nitelik kazanmasından sınıfsal bir çıkarı olduğu da ileri sürülemez. Aksine bazı durumlarda bu istenmeyebilir bile. Çünkü demokrasi aynı zamanda sistemin özgürce sorgulanmasını da beraberinde getirir.
Bu noktada emeğin örgütlenmesi, yakın gelecekte geçmiştekinden çok daha önemli bir işlev kazanacağa benziyor. Gerek işletmelerdeki katılımcı demokrasi, gerekse emeğin uluslararası düzeyde örgütlenmesinin giderek kazandığı önem, sosyalistleri geleceğin demokrasisi konusunda şimdiden kaygılandırmaya başlamalı. Vahşi bir kapitalizme karşı örgütlü bir sosyalizm, demokrasinin açılımlarının kaderini belirleyecek bir öğe olarak giderek daha ön plana çıkmakta.

Yeni demokrasilerde sakınca” noktalar

Teknoloji ve çok güçlü bir uluslararası kapitalizmin getirdiği ciddi bir başka tehlike de insanları birer yurttaş olmaktan çıkartıp, basit birer tüketici haline getirmesi. Bunun işaretlerine bugünden rastlamaktayız. Tüketim toplumu modeli, yurttaşları değil, tüketicileri birer aktör olarak görmekte. Özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde refahın artması, insanları birer “zoon politikon”* olmaktan uzaklaştırıyor. Siyaset ile ekonomi arasındaki bağ, kitlelerin gözünden kaçırılmaya çalışılıyor. Sistemin zaten her türlü siyasal tercihe rağmen ayakta durmaya devam edeceği bugünlerde bile, sürekli bir propaganda aracı olarak kullanılmakta. Ancak kriz dönemlerinde bu propaganda siyasal etkinliğini kaybediyor. Kitleler siyasal kararlarında daha hassas davranmaya başlıyor. Yine de bunun geleceğin demokrasisi için, özellikle gelişmiş ülkelerde, ciddi bir tehlike oluşturduğuna dikkat çekmek gerek.
Her türlü sınırdan arındırılmış bir dünyaya doğru gidişin kaçınılmazlığı bütün çıplaklığı ile şimdiden görünmekte. Avrupa Birliği bunun tipik bir örneği. Kuzey Amerika’da Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri arasında bu birlik çoktandır mevcut. Dünyanın başka bölgelerinde de benzer oluşumlar uluslararası sermaye tarafından özendirilmekte. İlk bakışta bunun demokrasi açısından ne gibi kötü bir sonucu olabileceği akla gelmez. Ancak, demokrasinin gelişmesi, kısa vadede, ulus devletlerin sınırları içinde egemenliklerini sürdürebilmelerine bağlı. Demokrasi bir devlet ve ülke ister. En azından şimdilik durum bunu gerektiriyor. Ulus devletlerin zayıflaması, yakın bir gelecek için demokrasinin sonuçlarından halkın yararlanabilmesini sınırlandıracağı için cazip değil.
Ülke ekonomisinin makro düzeydeki kararlarının uluslararası sermaye tarafından alınması, demokrasi için yakın gelecekte, ciddi bir zaaf olarak görülmeli. Çünkü vatandaşların oylarıyla bile bunu engellemeleri mümkün olamaz. Uluslararası sermayenin de vatandaşların görüşlerinden etkilenmesi çok zor ve karmaşık bir süreci gerektirir ve her zaman umulduğu kadar efektif bir biçimde gerçekleşmez.
Bugün için bunun uç bir durum olduğu düşünülebilir. Ama unutmayalım ki, biz burada geleceğin demokrasisinden söz ediyoruz. Üstelik bugünkü durum da o kadar pembe bir tablo oluşturmuyor. Daha şimdiden demokrasiyle yönetilen birçok azgelişmiş ülkede uluslararası sermayenin, yurttaşların oylarıyla işbaşına gelmiş hükümetlerine makro düzeyde doğrudan karar almasa bile, ekonomik kararlar için baskı uyguladığını biliyoruz.
Toplulukların self-determinasyon fikrinden yola çıkarak, ulus devlet modelinden kopma isteklerini de bu arada gözden uzak tutamayız. Bu sadece Türkiye’de var olan bir sorun değil.

İspanya’da Baskılar, Fransa’da Korsikalılar, Birleşik Krallık’ta İrlandalılar, Kanada’da Fransız asıllılar benzer istekleri yıllardır ısrarla dile getiriyor. Bu talep sahiplerinin terör yoluyla yürüttükleri mücadele yöntemi de işin bir başka vahim yanı. Geleceğin doğrudan katılımı destekleyen demokrasi modelinin bu ayrılıkçı tavırları körüklemesi beklenebilir.
Bu gelişmeler sonucu ortaya çıkacak küçük kabile devletlerinin güçsüzlüğü başka ciddi sorunlara gebe sayılmalı. Özellikle kamu kesiminin güçsüzlüğü burada önem taşımakta. Devletin bu kadar zayıf olduğu ortamlar, toplumu vahşi kapitalizme ve uluslararası sermayeye karşı neredeyse steril bir hale getirebilir. Demokrasinin körüklediği bir ütopya, yurttaşların mutsuzluğuna yol açabilir. Bu da demokrasinin bu toplumlarda sorgulanmasına zemin hazırlayacaktır .

Tehlike devam ediyor…

İtiraf etmek gerekir ki, kapitalizm Batı dünyasında bir tüketim toplumu modeli yaratırken bu gelişme insanı da değiştirdi. Yurttaşların birer tüketiciye dönüşmesinin geleceğin demokrasisi açısından tehlikelerine yukarıda işaret etmiştik. Ancak tehlikenin boyutları bununla sınırlı kalmamakta. Çünkü tüketimin cazibesine kapılıp bireylerin siyasetten uzaklaşmalarnın demokrasinin geleceğini karartması önemli bir handikap olmakla birlikte, bu bireysel tavrın giderek bir toplum modeline dönüşmesi ve ortaya gücünü kitlelerden alan bir siyasi iradeye rağmen buna boyun eğmek istemeyen ve kendisini bir yurttaş olarak bile tanımlamayan bireyler çıkarması çok muhtemel bir gelişme. Bu da gelecekteki demokrasi açısından aşılması zor bir engel sayılabilir.

Unutmamalıyız ki, geleceğin toplumlarını ne teknoloji, ne de modernleşme arzusu mutlak bir biçimde demokrasiye taşıyacaktır. Bunlar asla demokrasinin sigortası olarak görü1memeli. Diktatörlükler de, teknoloji ve modernleşmeye rağmen, gelecekte var olabilir. Kapitalizmin ve özellikle güçlü uluslararası sermayenin ve bunlara bağlı olarak sağdaki siyasetçilerin buna ciddi ve köklü itirazları da olmayabilir. Unutulmaması gereken bir başka husus, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler ve Mussolini’nin ülkelerinde seçimle iktidara gelmiş olmalarıdır. O zamanda sermaye ve sağ kanattaki sözde liberal politikacılar bu gelişmelere itiraz etmediler. İtiraz etmeye başladıklarında da zaten çok geç olmuştu.
Yukarıdaki örnekler, demokrasinin gelecekte gelişmiş Batı ülkelerinde bile mutlak bir zaferi olmayabileceğini gösteriyor. Öyleyse ne yapmak gerek?

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,,

Kategori: GENEL BİLGİLER | Yorum yaz »