Kategoriler Zalimlerin zulmü varsa.. MAZLUMUN ALLAHI VARDIR
SİZ DE MAZLUMLARA RABBİMİZİN UZANAN BİR ELİ OLMAK İSTEMEZ MİSİNİZ???
Takvim
Ocak 2009
| Pts |
Sal |
Çar |
Per |
Cum |
Cts |
Paz |
| « Ara |
|
|
| | 1 | 2 | 3 | 4 |
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
|
MetaArşivBlogroll
|
Tarih: 07.05.2008, Ekleyen: admin
Savaş sonrasında Balkan devletleri arasında 10 Ağustos 1913’te Bükreş’te barış imzalandı. Bükreş Antlaşması’na Balkanlar’ın yeni haritası şu şekli almıştır:
Bulgaristan, Silistre dahil olmak üzere Tutrakan ve Güney Dobruca’yı Romanya’ya verdi. Yunanistan Kavala’yı alarak, Dedeağaç bölgesinde, yani Mesta-Karasu ırmağı ile Meriç arasında, Ege Denizi’ne çıktı. Böylece Yunanistan Güney Makedonya’nın büyük kısmı ile, Selanik, Drama ve Kavala’yı da alarak, Batı Trakya’nın bir kısmını elde etmiş oldu. Sırbistan’a Manastır, İstip, Üsküp, Piriştine verildi. Karadağ da Plevlye ve Cakova’yı aldı. Fakat bütün arzularına rağmen İşkodra’yı elde edemedi. Bu paylaşma sonucunda Bulgaristan’a Makedonya’dan küçük bir kısım kalmış oldu.
Osmanlı Devleti’nin Balkan devletleriyle ayrı ayrı imzalamış olduğu anlaşmalardan ilki, Bulgaristan ile 29 Eylül 1913 tarihinde İstanbul’da imzalandı. Tamamı yirmi madde ve dört ekten meydana gelen antlaşmaya göre, Kırklareli, Edirne ve Meriç’in batı kısmında kalan Dimetoka, Osmanlı Devleti’nde kalıp, Türk-Bulgar sınırı genel olarak Meriç Nehri kabul ediliyordu.
İstanbul Antlaşması, sınır tespitinden başka, Bulgaristan’da kalan Türkler hakkında da hükümler ihtiva etmekteydi. Bu hükümlere göre, Bulgaristan’da kalan Türkler Bulgarlarla eşit haklara sahip olacak ve isteyen dört yıl içinde Osmanlı sınırlarına göç edip etmeme hakkına sahip olacaktı. Eğer göçmeye karar verirlerse mallarını satabilecekler, kalanlar ise, Hıristiyan komşuları gibi, sivil ve siyasi haklara sahip olacaklardı. Ayrıca burada kalan Türkler her türlü din ve mezhep hürriyetine sahip olacaklar, okullarda devlet dili dışında eğitim-öğretim Türkçe olacaktı. Bunlar müftü ve başmüfettişlerini kendileri seçecekler ve bunların maaşları Bulgar hükümetince ödenecektir. Müftüler evlenme, boşanma, vasiyet, miras ve nafaka konularında mutlaka karar yetkisini haiz olacaklar ve Bulgar makamları bu kararları aynen uygulayacaklardı. Bunlardan başka Bulgarlar, Bulgaristan’daki Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterecek, zorunlu olmadıkça kamulaştırmayacak, kamulaştırma halinde değerini peşin olacak ödeyecekti.
Osmanlı Devleti’yle Yunanistan arasındaki barış ise 14 Kasım 1913’te Atina Antlaşması ile gerçekleşti. Osmanlı-Yunan barışı, adalar meselesi yüzünden biraz uzamıştır. Osmanlı Devleti, Ege Adalarını Yunanistan’a terk etmek istemiyor, Yunanistan ise işgal ettiği bu adaları vermeye yanaşmıyordu. Hatta bu yüzden iki devlet arasında durum gerginleşmiş, büyük devletlerin araya girmesiyle bu gerginlik ortadan kalkmıştı. Nitekim adalar meselesinin uzayacağı anlaşılınca, Osmanlı Devleti’yle Yunanistan Atina Barışı’nı imzaladılar. Bu antlaşmaya göre, Girit kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. Ancak 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın beşinci maddesi uyarınca, Ege adalarının geleceği Büyük Devletlerin kararına bırakılmış olduğundan, bu sorun bu antlaşmada yer almadı. Bununla Osmanlı Devleti bu kararı tanıdığını bir kez daha teyit etmiş oldu.
Buna rağmen Osmanlı Devleti 22-23 Aralık 1913’te Büyük Devletlere Midilli ve Sakız gibi Anadolu kıyılarına yakın adaları Yunanistan’a bırakmamak kararında olduğunu ve bunları geri almak için elinden geleni yapacağını bildirdi. Ancak Büyük Devletlerden başta Fransa olmak üzere, bu karara sert tepki gösterdiler. Sonuçta Adalar meselesi için Londra’da toplanan “Büyükelçiler Konferansı”nda 1914 Şubatı’nda alınan kararla, Meis adası hariç, İtalya’nın işgal ettiği adaların İtalya’da, İmroz ve Bozcaada hariç, Yunanistan’ın işgal ettiği bütün diğer ege adalarının Yunanistan’da kalması kararı alındı. Fakat daha bu antlaşmalar imzalanmadan I. Dünya Savaşı patlak verdi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, Ege kıyısındaki Bulgar topraklarının Yunanistan’a geçmesi dışında, Trakya ve Makedonya’da çizilen bu sınırlar günümüze kadar değişmemiştir.
Osmanlı Devleti ile Sırbistan arasındaki barış ise 13 Mart 1914 günü İstanbul’da imzalanmıştır. İki devletin ortak sınırı bulunmadığı için, bu antlaşmada bir sınır tespiti söz konusu olmamıştır.
Bu arada hem Yunanistan ve hem de Sırbistan ile yapılan antlaşmalarda, aynen Türk-Bulgar antlaşmasında olduğu gibi, oralarda kalan Türklerin statüsüne ait hükümler de yer almakta olup, bu hükümler Türk-Bulgar antlaşmasındakinin hemen hemen aynısıdır. Sadece kamulaştırmaya ait hükümlerde Sırbistan’la önemli bir istista koyulmuştur ki, o da, Sultan I. Murad’ın Kosova’da bulunan türbesine ait bina ve arsaların hiçbir şekilde kamulaştırılamayacağıdır.
Kategori: Balkan Savaşları, Osmanlı Tarihi | Yorum yaz »
Tarih: 07.05.2008, Ekleyen: admin
Gerçekte iki safhada teşekkül eden Balkan Savaşlarından birinci safhayı Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı mücadeleleri teşkil eder ve bu safha, yukarıda görüldüğü üzere, Londra Barış Antlaşması’yla kapanır.
Londra Antlaşması’yla, Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının batısında kalan topraklarını Balkanlı müttefiklere bırakınca, ganaimin paylaşılması konusunda çıkan anlaşmazlık II. Balkan Savaşı’nın çıkmasına sebep olmuştur. Bulgaristan’ın daha önce Balkan devletleri arasında yapılan paylaşma planına riayet etmesi de, bu savaşın Bulgaristan aleyhine gelişmesine yol açmıştır. Anlaşmazlığa neden olan en önemli mesele ise Makedonya meselesidir. İlk savaşları sırasında Sırbistan, Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı parçadan daha büyük bir parça ele geçirmişti. Yunanistan ise, Güney Makedonya ve Batı Trakya’yı (Kavala-Dedeağaç) tabiî toprakları sayıp, kendisiyle bir antlaşma yapılabilmesi için, bu toprakları Bulgaristan’dan istemekteydi.
Bu sebeplerden ötürü, Osmanlı Devleti ile savaşın sona ermesinden hemen sonra, adı geçen devletler birbirleriyle çekişmeye başladılar. Bulgaristan’ın kendisine karşı sert bir tutum aldığını gören Sırbistan, 1913 Haziran’ında Bulgaristan’a karşı Yunanistan’la bir ittifak yaptı. Buna göre, Bulgaristan Makedonya’dan atılacak ve Makedonya, küçük bir kısmı Bulgaristan’a bırakılmak şartıyla, iki devlet arasında paylaşılacaktır. Bu arada Yunanistan, Bulgaristan’a karşı Osmanlı Devleti ile de bir ittifak yapmak istemişse de, Osmanlı Devleti Balkanlar’ın bu karışık kombinezonlarına ve özellikle de emellerine karışmak istemedi.
Bu gelişmeler üzerine, ittifakla hakemlik hakkını kullanmak isteyen Rusya duruma müdahale ederek, Sırbistan ve Yunanistan’ın toprak hakkı iddialarını yumuşatmaya gayret sarf etmenin yanında, Bulgaristan’ı da Birinci Balkan Savaşı’nda elde ettiği yerlerin bir kısmını onlara vermeye razı etmeye çalıştı. Hatta bu konuda tehdit yolunu da kullanan Rus Çarı II. Nikola, 8 Haziran 1913’te Sırp ve Bulgar krallarına gönderdiği mektupta, bu gelişmeler karşısında kendisinin ilgisiz kalamayacağını, savaşı ilk açan devletin “Slav Davası” önünde sorumlu olacağını ve Rusya’nın hareket serbestisini kullanacağını bildirdi. Rus Çarı’nın uyarılarına kulak asmayan Bulgar Çarı Ferdinand, bu iki devlet iyice hazırlanmadan darbeyi indirmek ve Makedonya’yı ele geçirmek düşüncesiyle, 29-30 Haziran gecesi Sırbistan ve Yunanistan’a aniden saldırdı.
Fakat Bulgaristan’ın hesapları yanlış çıkarak, her yerde eski müttefikleri olan Sırp ve Yunan orduları tarafından bozguna uğratıldı. Bu arada, Romanya da durumdan gereği şekilde istifade ederek, 300.000 kişilik bir ordu ile, kuzeyde Tuna ve Dobruca üzerinden harekete geçti ve Tutrakan-Balçık hattına kadar olan bölge ile Bulgar Dobruca’sını işgal etti.
Bu gelişmeler karşısında Osmanlı Devleti de fırsattan istifade ile Türk menfaatlerini korumak istemiş fakat Alman ve İngiliz hükümetleri de dahil olmak üzere büyük devletlerin muhalefeti ile karşılaşmıştır. Bu devletler Osmanlı Devleti’ne Londra Antlaşması’nı geçersiz sayacak ve Midye-Enez hattının batısına geçerek bir oldubittiye karşı baskı yapmaya başladılar ve 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın değiştirilemeyeceğini bildirdiler. Bu sebeple, Osmanlı hükümeti ilk zamanlar hattı geçmekte tereddüt göstermiş ve nasıl davranması gerektiği konusunda 2 Temmuz 1913’te yabancı devletlerdeki büyükelçilerine düşüncelerini sormak ihtiyacını hissetmiştir.
Bunlardan Londra’da bulunan elçilerimizden Tevfik ve Hakkı Paşalar, uslu durulması, ancak ordunun terhis edilmeyip, beklenilmesini; Paris’ten Rıfat Paşa ise, Dışişleri Banı Pişon’un Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalması gerektiği konusundaki görüşlerini bildirmişlerdir. Berlin sefiri Mahmud Muhtar Paşa da, 4 Temmuz 1913 tarihli telgrafta Osmanlı Devleti’nin Bulgarlarla savaşması öğüdünü vermiş, 13 Temmuz 1913 tarihli telgrafında da, Yunanlıların Dedeağaç’ı aldıklarını ve buradan Edirne’ye geçebileceklerini, bunun için Osmanlı Devleti’nin daha çabuk davranması hususunu belirtmiştir. Bu sırada başkumandan vekilliği görevini üstlenmiş olan Ahmed İzzet Paşa, bazı kabine üyeleriyle birlikte, Londra Antlaşması’nın çizmiş olduğu sınırın geçilmesini memleket için tehlikeli görmekteydi.
Kararın mesuliyeti gerçekten çok ağır olup, başarı halinde İstanbul’un stratejik sınırı elde edilmiş olacaktı. Fakat telafisi çok zor yeni mağlubiyetlere uğramak tehlikesi de mümkündü. Yabancı devletler nezdinde girişilen teşebbüslerde, gelen cevaplar ise cesaret kırıcı idi. İngiliz Hariciye Nazırı Sir Grey, sefirimize “Büyük bir çılgınlık yaparsanız İstanbul’u da kaybedersiniz.” Diyor, Rus Hariciye Nazırı Sazanov, maslahatgüzarımıza, Harbiye ve Bahriye Nazırıyla görüştükten sonra cevap vereceğini söylüyordu.
Bütün bunlara rağmen, sonunda Talat, Enver ve Cemal Beylerin ısrarlarıyla Bâb-ı Âli Meriç nehrine kadar Doğu Trakya’yı geri almak üzere Osmanlı ordusunun Midye-Enez hattını geçmesine karar verdi. Bu sırada hazinede sadece 100 bin lira bulunduğundan, ordunun ihtiyacı için reji idaresinden %6 faizle 1.600.000 lira borç para alınmıştır.
Edirne’nin Bulgar işgalinden kurtarılması kararı alındıktan sonra, Çatalca’daki Hurşit Paşa ve Süleyman Şefik Paşaların kumandasındaki kolordular, Edirne’ye doğru 20 Temmuz’da harekete geçtiler.
Bulgarlar Mayıs ayında Çatalca hattında büyük bir kuvvet bulundurmasına rağmen, Londra Barışı’ndan sonra durumun aleyhlerine gelişmesi üzerine buradaki ordusunun büyük kısmını eski müttefiklerine karşı kullanmak üzere geri çekmişti. Nitekim Hurşit Paşa Kolordusu’na bağlı akıncı müfrezesi ile bu kolordunun kurmay başkanı Enver Bey (Paşa) ve İbrahim Bey emrindeki süvari tugayı, müfrezenin başında Enver Bey olduğu halde, bir baskın hareketiyle Edirne’ye girdi. Böylece şehir harap olmadan 23 Temmuz 1913’te Bulgarların elinden kurtarıldı.
Bâb-ı Âli, Osmanlı ordusunun Edirne üzerine yürüyüşü sırasında dış devletlere yayınlamış olduğu beyanname ile Meriç’in batısına geçilmeyeceğini açık bir şekilde ifade etmiştir. Osmanlı ordusu, Bâb-ı Âli’ce verilen bu talimata bağlı kalmış, Edirne’yi aldıktan sonra, Meriç’in batısına geçmemiştir. Sadece Bulgar birliklerinin geri çekilirken yapmaya çalışacakları tahribatı ve mezalimi önlemek için, Edirne’nin alınmasından sonra bir süre ileri harekata devam edilmiştir. Balkan Savaşı’ndan önce Türklere ait olan bu topraklara karşı yapılan bu harekat, Bulgaristan’ı gerek büyük devletler nezdinde, gerekse doğrudan doğruya Bâb-ı Âli nezdinde şikayete sevk etmişse de, sonuçta kınamaktan öte bir tepkiyle karşılaşılmamıştır. Böylece II. Balkan Savaşı, Bulgaristan’ın yenilgisiyle neticelenmiş oldu.
Kategori: Balkan Savaşları, Osmanlı Tarihi | Yorum yaz »
Tarih: 07.05.2008, Ekleyen: admin
İttihat ve Terakki Dönemi’nde yapılan Balkan Harbi’ni teşvik edici hatalar, İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesinden sonra Ahmed Muhtar Paşa kabinesi döneminde de devam etmiş, Balkan ittifakını el altından hazırlayan Rusya’nın, Osmanlı hariciye Nazırı Noradungiyan Efendi’ye, Balkanlar’da savaş olmayacağı konusunda verdiği sahte teminata dayanılarak, Rumeli’deki yüz yirmi tabur talimli asker terhis edilmiştir. İşte daha Arnavutluk isyanları yatışmadığı ve Osmanlı Devleti’nin 75 bin talimli askerinin ordudan terhis edildiği sıralarda (30 Eylül 1912) Balkan Devletleri seferberlik ilan ettiler. 3 Ekim 1921’de Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ hükümetleri Bab-ı Âli’ye ortak bir nota vererek Türk hükümetinden üç gün içinde eski Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve Giriş’e muhtariyet verilmesini istediler.
Sürenin bitiminde isteklerini tekrarlayarak yeniden üç günlük süre tanıyan Balkan devletleri, Batılı devletlere de ortak nota vererek istekleri kabul edilmediği takdirde silahla kabul ettireceklerini bildirdiler. Bunun ardından 13 Ekim 1912’de Rumeli’de yapılacak olan ıslahatın, büyük devletlerle birlikte kendi kontrolleri altında yapılmasını Osmanlı Devleti’nden ağır bir nota ile istediler. Osmanlı Devleti, bu notayı Balkan devletleri ile olan münasebetini kesmekle cevaplandırdı. Bunun üzerine ilk olarak 8 Ekim 1912’de Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Savaşı ilk önce bu en küçük Balkan devletinin ilan etmesi Avrupa diplomasisinin durumunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir.
Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle Balkan savaşlarının birinci safhası başlamış oldu. Karadağ’ın arkasından 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan, 19 Ekim’de de Yunanistan Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederek, yılların biriktirdiği ihtiraslarını gerçekleştirmek gayesiyle harekete geçtiler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti de, adı geçen devletlere ayrı ayrı savaş ilan etti. Osmanlı Devleti’nin savaşa karar verişinde, Ekim 1912’lerde İstanbul ve taşrada cereyan eden “Harp mitingleri”nin de etkili olduğu söylenmektedir.
Aslında başlangıçta büyük devletlerce Balkanlar’da bir savaşı önleyecek tedbirlerin alınması mümkün olabilirdi. Lakin Avrupa Devletlerinin hiçbiri görünüşte Balkanlar’da barışın korunmasından yana olmalarına rağmen, hiçbir etkili önlem alma yoluna gitmedi. Bu açıdan hepsi fikir vermeye hazır, ancak sorunu çözümleyecek esas adımları atmaya hiçbir Avrupa devleti hazır değildi. Onların politikaları gereğince, Balkan buhranını önleyecek yerde, menfaatleri koruma yoluna gitmeleri, yani siyasi hesap ve düşüncelerinin insanlık idealine galip gelmesi bu savaşın çıkmasına yol açan en büyük etkenlerden birisiydi. Nitekim Balkanlar’daki durumun şiddetlenmesi üzerine, Osmanlı Devleti’nin Balkan ittifajını yenebileceğini düşünen Rusya ve Avusturya, bütün Avrupa Devletleri adına 8 Ekim 1912’de bir bildiri yayınlayarak, Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki çıkacak olan savaşın sonunda Rumeli’de sınır değişikliği kabul etmeyeceklerini ve Balkanlar’da statükonun aynen korunacağını açıkladılar.
Osmanlı Devleti savaşa çok büyük imkansızlıklar içinde girdi, özellikle ordunun ulaşım ve ikmali kötüydü. Savaşın ilk gününden itibaren askerin yiyecek ve beslenme sıkıntısının yanı sıra, ordunun politikaya girmesi komutanlar arasında ikiliğin doğmasına sebep olmuştu. Bundan başka, Osmanlı ordusu 1909 yılından beri esas savaş alanı olan ve her an bir saldırının gelebileceği Trakya ve Makedonya’dan uzak yerlere gönderilmiş, bir kısmı da terhis edilmişti.
Savaşan taraflardan Osmanlı Devleti’nin toplam nüfusu 23.806.000, Balkan devletlerininki ise 10.167.000 kişi idi. Ancak Osmanlı Devleti’nin nüfusu Anadolu ve Arabistan’a kadar uzanan geniş topraklar üzerinde yayılıyor, bunun da ancak 15 milyon kadarından asker alınabiliyordu. Bu sebeple Balkanlar’da ancak 450.000 kişilik Türk ordusu bulunmasına karşılık, 510.000 kişilik Balkan devletleri ordusu vardı. Alemdar Gazetesi’nde yer alan bir habere göre Balkan devletleri ordusunun sayısı 415.000 kişi idi.
Osmanlı Devleti savaşın ilk aşamasında Rumeli’de Bulgarlara karşı savaşan “Doğu Ordusu” ve Makedonya ve Arnavutluk’ta Sırp, Yunan ve Karadağlılara karşı savaşan “Batı Ordusu” adında iki ordu kurmuştu. Bu bakımdan savaş Doğu Cephesi ve Batı Cephesi olmak üzere iki cephede başlamıştır.
Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Doğu Ordusu, hemen Filibe’ye hücum ederek, Bulgar ordusunu arkadan çevirmek istemişse de, Bulgarlar karşısında kısa zamanda bozguna uğramıştır. Bunun üzerine 22-23 Ekim 1912’de Kırkkilise (Kırklareli) Muharebesinin de kaybedilmesiyle Lüleburgaz’a çekilmişti. Doğu Ordusu 28 Ekim 1912’de burada yaptığı ikinci bir muharebeyi de kaybedince Çatalca hattına kadar çekilmek zorunda kaldı ve burada bir savunma hattı kurulmasıyla Bulgarlar durdurulabildi. Böylece Bulgarların bir hafta içerisinde Çatalca önlerine kadar gelmeleri, onları İstanbul’a çok yaklaştırmıştır. Bunun üzerine İstanbul’un etrafında bir müdafaa hattı tesis ve Boğazlar takviye edilmiştir. Hatta Çatalca, İstanbul için en son müdafaa hattı olduğundan, civarının şüpheli unsurlardan arındırılması hususunda devletçe bir karar dahi alınmıştır.
Doğu Ordusu’nun kısa sürede bozguna uğrayarak Çatalca’ya çekilmesi ve bu arada Yunan donanmasının Ege’de üstünlük kurması sonucunda Osmanlı Devleti’nin ve aynı zamanda Doğu Ordusu’nun, Batı Ordusu ve Makedonya ile bağlantısının kesilmesine sebep oldu. Batı Ordusu da, 23-24 Ekim’de Kumanova’da giriştiği savaşta Sırplara yenildi ve Manastır’a çekildi. Bunun üzerine Sırplar eski Sırbistan’ın başşehri olan Üsküp’e girdiler. Bundan sonra dört Balkan devleti Makedonya’yı işgale başladılar.
Yunanlılar ise 8 Kasım’da Selanik’i ele geçirdikten sonra, donanmalarıyla Bozcaada, Limni ve Taşoz adalarını hiçbir mukavemetle karşılaşmadan işgal ettiler. Yalnız Yunanlılara görünmeden Ege Denizi’ne çıkmaya muvaffak olan Rauf Bey (Orbay), Hamidiye kruvazörüyle Yunanlılarla tek başına savaştı. Ancak bu karşı koyma savaşın genel durumunu etkileyemedi. Böylece Osmanlı ordusunun denizde ve karada aldığı bu yenilgiler, Makedonya ile olan bağlantının kesilmesine sebep oldu. Öte yandan bu sırada Karadağlılar da İşkodra’yı muhasaraya başladılar.
Sonuçta Osmanlı Devleti’nin askeri durumu birkaç hafta içinde ancak fecaat olarak nitelendirilebilecek bir hale gelmiş, bu suretle Balkan ittifakına dahil devletler, savaşın başlamasından kısa bir süre sonra bütün Rumeli’yi ellerine geçirmişlerdi. Türkler, tarihinin hiçbir döneminde bu derece ağır bir hezimete uğramamışlardı.
Bu feci mağlubiyet içerisinde bölgede sadece, düşman hatları gerisinde kalan ve Osmanlı Devleti’yle (Anadolu’yla) ikmal ve irtibat yolları kesik olan Edirne Bulgarların, Yanya yunanlıların ve İşkodra kalesi de Karadağlıların kuşatmalarına karşı savunmalarını sürdürmekteydiler. Bunlardan bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin merkezi durumunda olan Edirne, Bulgarlarca birçok defa bombalandı. Hatta Bulgarlar Edirne’deki halkı etkilemek ve dolayısıyla mukavemeti kırmak gayesiyle havadan uçaklarla, “İlân-ı Umûmi” başlığı altında ve “Bulgarların yani bizim muharebemiz Müslüman ahalisine değil, belki o gaddar, zalim, merhametsiz, beyinsiz, rical-i devletinize karşıdır. Malum ola ki, biz de kan dökmeği arzu etmeyiz. İstediğimiz şey, o para yiyici ricalinizden sizi de kurtarmaktır. Maksadımız Balkan Yarımadası’na, sulh, asayiş, güzel idare idhâl etmektir. Görmüyor musunuz ki devlet hazinesini soyan memurlar sayesinde Türkiye Devleti ne dereceye geldi? Dört Balkan komşumuz dört taraftan memleketinizi istila ettiler… Artık Edirne’ye hiçbir taraftan imdat gelemez. Hal böyle iken neye kan dökelim? Bu kanlar kime faide getirebilir? Padişahların zevki için mi kan dökülsün?” ana fikri üzerinde yoğunlaşan asılsız beyannameler atmışlardı.
Ancak burada kan dökmekten bahseden Bulgarların, Balkan Savaşı sırasında, akla gelmez vahşetlere giriştiği belgelerle sabittir.
Balkan devletlerinin elde etmiş olduğu bu kolay zafer ve Osmanlı Devleti’nin birkaç hafta içinde geri çekilmesiyle Balkanlar’da bıraktığı boşluk, yeniden milletlerarası bir buhran ortaya çıkardı. Sırbistan’ın birdenbire genişleyip, Arnavutluk’u işgal etmesi ve Adriyetik’e inmesi Avusturya ve İtalya’yı korkuttu. Bu sebepten Avusturya, bağımsız bir Arnavutluk Devleti kurarak Sırbistan üzerinde baskı vasıtası olarak kullanmayı uygun gördü. Bu konuda İtalya’nın da Avusturya’yı desteklemesi sonucu 28 Kasım 1912’de Arnavutlar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Rusya’nın meselede Sırbistan tarafını tutması, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın da müttefik oldukları devletin yanında yer almalarını gerektirdi.
Bütün bunlara rağmen, Bulgarların İstanbul kapılarına kadar gelmiş olmaları, Rusya’nın Bulgaristan’a karşı aleyhte bir politikada takip etmesine yol açmış, Bulgarların İstanbul’a girmesi halinde, donanmasını İstanbul’a göndereceğini, Meriç’in doğusunda kalan toprakların Bulgaristan’ca ilhakını tanımayacağını bildirmişti. Ayrıca Ege Denizi’indeki adaların Yunanistan tarafından işgali, Rusya açısından, Çanakkale Boğazı’nı da tehlikeye sokuyordu.
Balkan Savaşı’nın başlamasından hemen sonra, Osmanlı Devleti’nin uğradığı bu ağır ve beklenmedik yenilgi, iç politikada büyük tepkilere yol açtı. Nitekim Osmanlı Devleti’nin bu çaresiz durumu karşısında Ahmed Muhtar Paşa sadaretten çekildi ve yerine 29 Ekim 1912’de, dış politikada İngiltere yanlısı olarak bilinen Kamil Paşa yeni hükümeti kurdu. Ancak bu değişiklik de savaşın aleyhte gidişatına engel olamadı. Nitekim bu durum karşısında Osmanlı Devleti savaşın durdurulmasını istemeye başlamıştır.
Bu arada Arnavutluk meselesi yüzünden Avrupa’da çıkan anlaşmazlık kritik bir safhaya girmişti. Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey bu buhranı gidermek için, Arnavutluk meselesinin milletlerarası bir konferansta ele alınmasını teklif etti.
Balkan buhranı bu şekilde gelişmeler gösterirken, 12 Kasım 1912’de Bulgarlar Çatalca hattındaki Osmanlı savunmasına karşı son bir taarruza girişmişlerdi. Bu taarruzun, düşmanın başarısızlığıyla sonuçlanması üzerine, Bulgaristan, Osmanlı Devleti’nin daha önce teklif ettiği mütarekeyi kabul etti. 3 Aralık 1912’de imzalanan ateşkes antlaşmasına göre; Bulgarlar demiryollarının Edirne istihkamları içinden geçen bölümünden kontrolsüz olarak her türlü nakliyatta bulunmalarına izin verildiği halde, aynı hakka Türkler Edirne’deki orduları için sahip olamayacaklardı. Bulgaristan bu mütarekeyi hem kendi adına hem de Karadağ ve Sırbistan adına imzalamıştı. Yunanistan çok aşırı isteklerde bulunduğundan ve Osmanlı Devleti’ de bu istekleri kabul etmediğinden, mütarekeyi imzalamayıp, sadece barış görüşmelerine katıldı. Üstelik Yunanistan mütareke yapmamakla kalmayıp, askerlerini Makedonya cephesinden Epir’e sevk ve donanmalarıyla da Osmanlı Devletini rahatsız etmeye devam etti.
Londra Konferansı 17 Aralık 1912’de toplantılarına başladı. Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki barış görüşmeleri, Arnavutluk meselesini inceleyecek olan ve “ Büyükelçiler Konferansı” denen milletlerarası konferansın başladığı gün ve adı geçen bu konferansın aracılığında ilk toplantısını yaptı.
Barış konferansı çok uzun süre devam etmesine rağmen, Arnavutluk, Ege adaları ve Edirne’nin bırakılmak istenmemesi yüzünden dağıldı. Bu arada Rusya yeni bir savaşta kayıtsız kalamayacağını ve Kafkaslar’dan ilerleyeceğini bildirdi. Almanya’da Rusya’yı tehdit edince, bu defa Rusya geri çekildi ve durum biraz sakinleşti.
Konferansın dağılması üzerine Büyük Devletler, savaşın yeniden başlaması için 17 Ocak 1913’te Osmanlı Devleti’ne ortak bir nota vererek, Edirne’nin Balkanlılara verilmesini, Ege adalarının geleceğinin tayin edilmesinin kendilerine bırakılmasını istediler. Aksi halde savaşın devam etmesi halinde Osmanlı Devletinin daha da zor duruma düşeceğini bildirdiler. Görüldüğü üzere, Balkan Savaşının başlangıcında, savaş sonrasında Balkanlar’da statükonun değişmeyeceği garantisini veren Büyük Devletler, bu sözlerini unutmuşlar, Balkan devletlerini Balkan devletlerini desteklediklerini ve sınır değişikliğini kabul ettiklerini göstermişlerdir.
Bu sırada savaşan devletlerin murahhasları, yapılacak barışın esaslarını tespit ettikleri anda İstanbul’da bir hükümet darbesi meydana geldi. Balkanlar’da alınan yenilgiler ve mütarekede aleyhimize verilen kararlar, bilhassa ordunun genç subayları arasında, Kamil Paşa Hükümeti’ne karşı bir hoşnutsuzluk doğurmuştu. Bu hava içerisinde İttihat ve Terakki mensupları 23 Ocak 1913’te “Babı Ali Baskını” adı verilen hükümet darbesiyle tekrar iktidarı ele geçirdiler. Başkumandan Nazım Paşa öldürüldü ve Sadrazam Kamil Paşa istifaya zorlanarak, yerine Mahmud Şevket Paşa sadarete getirildi.
Yeni kurulan İttihat ve Terakki hükümeti, ilk iş olarak Büyük Devletlerin vermiş olduğu notayı reddetti. Yeni hükümetin başkumandan vekili Ahmed İzzet Paşa, Edirne’yi kurtarmak için Osmanlı-Bulgar Mütarkesine son vererek, 3 Şubat 1913 başında Çatalca hattında yeniden savaşa başladı. Daha çok Enver Bey’in (Paşa) ısrarıyla yapılan bu teşebbüsün başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, 26 Mart 1913’te Bulgarların yaptıktan ani bir hücumla Edirne teslim oldu.
Edirne’nin teslim olmasının hemen sonrasında Yanya Yunanlıların, İşkodra da Karadağlıların eline geçti. Bu aleyhte gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti Nisan ortalarında savaşı durdurup, Büyük Devletlere başvurdu ve tekrar barış masasına döndü.
Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki Barış Antlaşması 30 Mayıs 1913’te Londra’da imzalandı. Bu barış ile Osmanlı Devleti Arnavutluğun bağımsızlığını tanıyor. Ege adalarının geleceğinin tespitini Büyük devletler bırakıyor, Yunanistan Selanik, güney Makedonya ve Girit’i, Sırbistan Orta ve Kuzey Makedonya’yı, Bulgaristan ise Kavala, Dedeağaç ve Edirne ile bütün Rumeli’yi alarak, Ege Denizi’ne çıkıyordu. Böylece bu antlaşmayla Osmanlı Devleti Midye-Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını kaybediyor ve Balkanlar’da sadece Bulgaristan’la sınır komşusu oluyordu.
Görüldüğü üzere bu antlaşmayla Osmanlı Devleti Midye-Enez sınırının batısındaki bütün topraklarını kaybetmenin yanı sıra, Ege Denizi üzerindeki egemenliğini de dolaylı olarak kaybetmiştir.
Arnavutluk ve Makedonya’nın büyük bir kısmında Türklerin çoğunlukta olduğu dikkate alınmaksızın, “Kuvvetin hakka üstünlüğü” sözü böylece bu antlaşmayla bir defa daha gerçekleşmiş oluyordu. Beş yüz seneden beri Türk Devleti’ne bağlı olan birçok vilayetler, halkın dini ve Osmanlı Devleti’yle olan münasebetleri dikkate alınmaksızın, devletten koparılıyordu.
Kategori: Balkan Savaşları, Osmanlı Tarihi | Yorum yaz »
Tarih: 07.05.2008, Ekleyen: admin
Balkanların İlk Sakinleri ve Osmanlı Hâkimiyeti
Balkanlar’ın en eski sakinleri İlliryalılar olup Avusturya’da bulunan Hallstatt kültürüne bağlanmaktadırlar. Arnavutların İlliryalılar’ın neslinden geldikleri kabul edilmekle beraber bugün bazı Sırp yazarları daha çok siyasi sebeplerle bu teoriyi kabul etmemektedirler. Büyük İskender’in dünya imparatorluğu haline getirdiği Makedonya Krallığı, bugünkü Yugoslavya ve Arnavutluk hariç Balkanların büyük bir kısmını sınırları içine almaktaydı. Balkanları M. Ö. III-II. Yüzyıllarda Romalılar ele geçirmişlerdir.
XI. ve XII. Yüzyıllarda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlara göç etmişler ve XV. Yüzyıla kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Balkanlarda Osmanlı hakimiyeti, 1351’de, Çimpe Kalesinin Bizanslılar tarafından Orhan Gazi’ye üst verilmesiyle atılmıştır. 1354’te Gelibolu, 1361’de Edirne fethedilmiş, 1389’da Sırbistan Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Balkan yarımadasının Osmanlı hakimiyetine bu kadar çabuk girmesi ve bu hakimiyetin yıllarca ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan devam etmesi siyasi, sosyal ve kültürel sebeplere dayanmaktaydı. Zira Osmanlı idaresi, Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal toprak rejimini ortadan kaldırarak araziyi miri esaslar dahilinde işletmeye koymuştur. Bu yeni rejimde toprak, uç beyleri ve sonra sipahiler eliyle devlet kontrolü altında işletilmiş ve bu şekilde köylünün yükü hafiflemiştir.
Osmanlı idaresi, Balkanlarca “Pax Ottomanice” (Osmanlı Barışı) olarak bilinen 200 yıllık barış getirmiştir. Balkanlar XV-XVIII yüzyıllarda ekonomik bakımdan çok gelişmiş, zirai üretim artmış, birçok yeni kasaba ve köy kurulmuştur. Zirai gelişmenin diğer bir ana sebebi, XV-XVI. Yüzyıllarda Balkanlara yerleşen Türk göçmenleridir.
XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda Osmanlı idaresinin bozulması, savaşların artması gibi nendeler ve Avrupa’nın iç işlere karışması gibi nedenlerle burada karışıklıklar çıkmaya başlamış, buralarda huzuru ve birliği sağlamak için 1839’da Tanzimat Fermanı ve 1936’da Islahat Fermanı’nı ilan etmiştir. Bu da Hıristiyanların ekonomik, sosyal ve kültürel imkanlardan faydalanan tüccar ve aydın sınıfları da milliyetçi akımlara öncü olmuştur.
Balkanlarda milliyetçilik cereyanlarının ortaya çıkmasıyla Hıristiyan ve Müslüman nüfus arasındaki oran değişimi başlı başına büyük önem kazanmıştır. Hıristiyanların Osmanlı idaresine karşı ayaklanmaları Avusturya’nın desteğiyle Sırbistan’da 1804 yılında başlamıştır. İngiltere’nin desteğiyle ise 1821’de Yunan ihtilali bunu takip etmiş ve 1829’da Yunanistan Edirne Anlaşması’yla bağımsız olmuştur. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Balkanların büyük bir kısmı, Makedonya ve Trakya hariç Osmanlı idaresinden çıkmıştır. 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsızlık kazanmış, Bulgaristan’a ise muhtariyet tanınmıştır. Bu arada Avusturya da Bosna ve Hersek’i işgal etmiştir.
Kategori: Balkan Savaşları, Osmanlı Tarihi, Tarih | Yorum yaz »
|