Kategoriler

Zalimlerin zulmü varsa..

Takvim

Meta

Arşiv

Blogroll

CUMHURİYET

Tarih: 13.11.2008, Ekleyen: zindan

Cumhuriyetçilik devlet yönetiminde ve düzeninde millet iradesinin egemen olmasıdır. Devletin biçimini belirleyen yönetim tarzıdır şeklinde de tanımlanabilir.
Bu açıdan devlet hayatında kişisel otorite ve keyfiliği önlemenin güvencesini oluşturur. Hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir.Cumhuriyetçilikte egemenliğin kaynağı millettir. Millet kendi yöneticilerini belli bir süre için seçer, denetler ve gerektiğinde değiştirir. ..devamını oku »

Kategori: Cumhuriyet Tarihi | Yorum yaz »

CUMHURİYET’İN İLANI

Tarih: 13.11.2008, Ekleyen: zindan

Mustafa Kemal 19 Mart’ta Heyet-i Temsiliye başkanı olarak yayımladığı bir bildirgeyle Ankara’da olağanüstü yetkilerle donanmış bir meclisin kurulacağını duyurdu. Bu meclisi yeni seçilecek milletvekilleriyle İstanbul’dan Anadolu’ya geçen milletvekilleri oluşturacaktı. Sonunda 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı ve meclisin üstünde hiçbir güç tanınmayacağı kararı alındı. Yasama ve yürütme görevlerini kendinde toplayan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına Mustafa Kemal seçilerek yeni bir hükümet oluşturuldu. ..devamını oku »

Kategori: Cumhuriyet Tarihi | Yorum yaz »

ATATÜRK İLKELERİ

Tarih: 09.05.2008, Ekleyen: admin

CUMHURİYETÇİLİK

Bizim ulusal yönetim biçimimiz, kaynağını Türk Kurtuluş Savaşı’ndan (1919- 1922) olan Atatürk’ün altı ilkesine dayanır. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, İnkılapçılık.
Bu ilkeler “ulusal bağımsızlık”, “otorite” ve “yüce Türk devletini güçlü kılma” amaçlarına yönelik olarak benimsenmiş 1937 yılında Anayasanın ikinci maddesinde yer almıştır. Kurtuluş savaşıyla güçlenen ulusal bilincimiz bu ilkelerle birleşerek “yükselişi” sağlamıştır. (Köklügiller, 2000)
Cumhuriyet yönetimi benimsemeye ve onun gereklerini yerine getirmeye “cumhuriyetçilik” denir. (Köklügiller, s. 50)
Cumhuriyet kelimesi Arapça “cumhur” kelimesinden gelmiştir. Halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir.
Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı “La republiqune”, İngilizce karşılığı ise “the republic” dir. Kelime latince kökenlidir ve “Res publica” kamuya ait şey, kamu anlamına gelir. “Res publica” deyimi, siyasi ve tarihi gelişimin etkisi altında demokratik bir rejimde, kamu ve halk hizmetlerinin görüldüğü bir devlet yönetimini belirlemek için kullanılmıştır. (internet)
CUMHURİYETÇİLİĞİN NİTELİKLERİ
Cumhuriyetçilik, bir yönetim ilkesidir ve milliyetçi, demokratik, çoğulcu ve özgürlükçüdür. Bu yönetim ilkesinde vatandaşlar düşüncelerini yasal olmak şartıyla her şekilde ifade etme hakkına sahiptir. Cumhuriyetçilik ilkesinde düşünce özgürlüğü vardır. Tabiki ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünü parçalamaya yönelik olmamak kaydıyla.
Cumhuriyet yönetiminde vatandaşlar aynı vatanı paylaşmakla birlikte sevinç ve hüzün de paylaşırlar. Bu cumhuriyetçiliğin temel amaçlarındandır.

..devamını oku »

Kategori: Cumhuriyet Tarihi | Yorum yaz »

Cumhuriyet Dönemi Tiyatro Yazarlarının Kaleminde Türk Tarihi

Tarih: 07.05.2008, Ekleyen: admin

Cumhuriyet Dönemi Tiyatro Yazarlarının Kaleminde Türk Tarihi, tarih bilinci, milli ve modern kimlik yaratmak için oldukça bereketli bir kaynak teşkil etmiştir. Bu yüzden yeni devlet yapılanmasına da bağlı olarak Osmanlı öncesi tarih yoğun bir şekilde gündeme getirilmiştir.
Osmanlı’nın son döneminde yazılan eserlerde genel olarak milli kimlik arayışları ağırlıkta iken Cumhuriyet döneminde milli kimliğe yöneliş vardır.
Cumhuriyet dönemi oyunlarının hemen hepsinde fikir, sanat endişesinin önündedir. Buna rağmen düşüncelerin çok başarılı bir şekilde verildiğini söylemek oldukça zordur. Sadece yazıldığı dönemin düşünce düzeyi ve tarihe bakışının birer aynası durumundadır. Bütün bunlardan hareketle 1940’lı yıllarda basılan Hakkı Günal’ın “Bozkurt” adlı milli manzum piyesinin de bu amaçlar doğrultusunda yazılmış bir eser olduğunu söylememiz mümkündür.
Oyunda art niyetli bir vezirin çevirdiği entrikalarla devlette meydana getirdiği tahribat anlatılırken oyun vezirin çevirdiği entrikaların bir bir gün ışığına çıkmasıyla son bulur.
Oyun, vezir etrafında kurgulanmıştır. Yazar vezir etrafında yoğunlaşarak kendi görüşünü de yansıtır. Oyunda da çoğu sahnede onun sebep olduğu olaylar ortaya konularak sonu hazırlanmıştır.
Piyes, Hakanın Subutay isimli komutanla bahçede yaptığı konuşmayla başlar. Hakanın, veziri İlhan’ın, oğluna kızını istediğini söylemesi ve Subutay’ın buna yaptığı yorum, çevrilen entrikaların birer birer gün yüzüne çıkmaya başladığının bir göstergesidir. Yazar durumu bize şu şekilde verir:
- HAKAN:  “Güneri oğluna istiyor İlhan
Düşünmedim fakat ben bunu bir an
Bir vezirin oğlu, Hakanın kızı.
Köpürtür bu haber koca Kırgızı.”
- SUBUTAY: “Galiba yapmışlar ona bir büyü
Sevmiyor esasen Güner Doğuyu”
    (say: 9,10)
Hakanla Subutay’ın devam eden konuşmasının sonunda Subutay, büyü yapan ihtiyar nineyi İlhan beyîn yani vezirin kaçırttığını ve bunu da vezirin kızından öğrendiğini söyleyerek büyüyü vezirin yaptırdığını ima eder.
Bütün bunlar oyunun başlama noktasını oluşturmaktadır. Ancak oyunda gelişmelerin asıl başlama noktasını daha sonraki bütün düğümlerin çözülmesinde etkili olacak kişinin yani çobanın ortaya çıkması oluşturur. Oyunun, ilerleyen bölümlerdeki gelişmesini hazırlayan başlangıç diyaloglarından örnek verirsek:
Hakan çobanın bahçe kapısının önündeki iniltilerini duyar ve ona yardım etmek ister, ancak vezirin çobanın kulağına bir şeyler fısıldayıp onu itelediğini görünce vezire kızar.
- HAKAN:  “Teminden elinle iterek onu
Çıkarmak istedin ne olduğunu
Bilmeden, sormadan, hiç öğrenmeden
Anlar mı bahtiyar kederlenmeden
Dertlinin derdini dertlenmeden!”
- VEZİR: “Okşardım, severdim, çobanı her an
  Lâkin o gün var ki inan Hakan
Nefret yağıyor onun ardından.”
- HAKAN:  “Nefret mi dedin”
- VEZİR:   “Pek haklı olarak söyledim bunu
Bir gece aybeyin tutulduğunu
Habere gelirken bağlardan beri
Çobanla bulmuştum Sultan Güneri.”
    (say: 12)
Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere Sultan Günerle çobanın bir arada bulunması bundan sonraki olayların gelişmesini hazırladığı gibi aynı zamanda Hakanın duyduklarına sinirlenmesi ve “Yokdur ulusta Sultanlık, çoban!” demesi statü farkını da ortaya koymaktadır. Yazar hangi dönem olursa olsun bu tür durumların yaşandığı mesajını verir. Yine Hakan’ın çobana karşı yaklaşımı onun nasıl biri olduğu konusunda bilgiler vermesi bakımından da önemlidir.
Oyunda özellikle de birinci perdede dikkat çeken husus, birkaç olayın iç içe verilmiş olmasıdır. Taraklama dediğimiz bu yöntem izleyicinin ilgi ve merakını sürekli yüksek bir noktada tutulması, gerilimin yükseldiği yerde anlatılan unsurun tam ortada yarım bırakılarak diğer bir olayın anlatımında geçilmesi ile olayların ilerletilmesi gibi birçok amacın gerçekleştirilmesine yarar.
Oyunda, birinci perdenin ikinci sahnesinde Hakanın kızına büyü yapıldığı olayı üzerinde durulmakla birlikte üçüncü sahnesinde Hakanın kızının çobanla görüldüğü olayına geçilmiştir. Yine beşinci sahne ise bir Kral’ın Hakana ültimatom göndermesini ve toprak istemesi konusu üzerine şekillenmiştir. Ancak bir konu tam anlamıyla açıklanmadan diğer konuya geçilmiştir. Yazarın böyle yapmasındaki amaç yukarıda da ifade ettiğimiz gibi izleyicinin merakını canlı tutmaktır. Bir başka açıdan bakıldığında ise yazarın olayları bu şekilde ele alması izleyiciyi yorum yapmaya sevk etmektedir.
Piyeste üç olayın iç içe verilmesi aynı zamanda izleyicide içinden çıkılmazlık duygusu oluşturmuştur.
Beşinci sahne daha çok milli bilinci ortaya koyma amacı üzerine kurulmuştur. Piyeste Hakanın savaşa bakış açısı verilirken Türk milletinin, hükümdarların savaştan yana değil, barıştan yana oldukları mesajı verilmektedir. Yazar Hakan’ın:
“Hiç kuvvet yok ulusta pek dermansız her biri
Tek, bir ulus saadet bahtiyarlık içinde
Macerayı sevmez mi olsa da Hintte Çinde.
İnanın buna siz ki, çektiğimiz Kılınçlar
Onlardan daha evvel yalnız bizi dağlar
Yürüyelim gidelim, sapan, orak peşinden
Başaklar pırıldasın yurdumuzun güneşinden
Kalemle tırpan, sapan birbirini tamamlar
Yurda en büyük zafer işte bunlardan doğar.”
      (Say: 17)
sözleriyle asıl savaşın kılıçla değil; kalemle, sapanla, tırpanla yani ilimle, bilimle, tarımla, çalışarak olacağını ve
“Harp bizdeki rejime, olamaz bir eş bile
Daha sabah olmadan, doğamaz güneş bile
Evet ben de isterim, benim de kanım birdir
Başımda ay yıldızlı sallanan bayrağımdır
Lakin unutmayın ki, son güne, ana kadar
Türk ulusu hep birden sulha bekçilik yapar.”
     (Say: 18)
sözleriyle de Türk milletinin barışçı tarafını ortaya koyar. Barışın bekçileri olan Türk milleti her dönem barışın savunucusu olmuştur. Ancak savaş kaçınılmaz olduğunda da bir an bile tereddüt etmeden savaşa girmiştir.
“Ümidimi, arzumu ulusa vere vere
Daha henüz bitmeden başladım esere
Maadam ateş sarmıştır, gelmiştir saçağına
Dar gelir şimdi artık kılıcımız kınına”
       (Say: 19)
sözleri durumu özetler niteliktedir. Ayrıca piyeste Albay, Binbaşı, Onbaşı gibi askeri unvanların kullanılmasıyla da Türklük öğesi ön plana çıkartılmıştır.
Oyunda, ikinci perde merak, ilgi ve duygu unsurlarının izleyicide en üst noktaya ulaştığı bölümdür. İkinci perde, birinci perdede varlığından hiç söz edilmeyen iki ihtiyar kadınla açılır. Bu durum izleyicinin ilgisini, merakını yükseltirken, ilerleyen bölümlerde düğümler yavaş yavaş çözülmeye başlar. Bunu şu diyaloglarla verebiliriz.
- İHTİYAR KADIN: Deme kardeş şimdiden hülyaya boğma beni
Kavuşayım oğluma istemem diğerini
- ARKADAŞI:  İçlenme sen bahtına, ağlama hiç boş yere
     Seni verdim saraya, veziri servilere
- İHTİYAR KADIN: Yine açtın yaramı
Unutmuştum mazimi, canlattın hatıramı
Evet hatırlıyorum onu, o meş’um günü
Baharımın ömrüme düşüp gömüldüğünü
Neler gördü bu gönül, neler çekti hem neler
Ne acı ıstıraplar ne sonu yok elemler
Sultanlığım, gururum, şerefim neyim varsa
Bir vezirin uğruna kırılıp döküldüyse
Namusun bir pırlanta, atamaz onu kimse
Hayretle donakalır, göğsümü biri yarsa
     (Say: 23-24)
Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere kadın vezirin iftirasına uğramış ve çevirdiği entrikaların kurbanı olmuştur. Bu yüzden, vezirden intikam almak ister ve arkadaşının yaptığı büyülü sabunu sarayın eşine gömmek için gider. Bundan sonraki yaşananlar vezirin yeni entrikalarını göstermekle birlikte izleyicinin merakını en üst noktaya çıkarmaktadır.
İkinci perdenin ikinci sahnesinde ihtiyar kadının gitmesinden bir süre sonra büyücü kadın ayak sesleri duyar ve hemen saklanır. Biraz önce giden ihtiyar kadını elleri bağlı bir şekilde üç muhafız ite kaka kazanın olduğu yere getirirler. Diğer büyücü kadının nerde olduğunu sorarlar. Bu esnada büyükçe bir taşın düşmesiyle ortaya çıkan gürültüyü duyunca kadının kaçtığını görürler ve arkasından koşarlar. Piyeste anlatılan sona ulaşmasına, düğümlerin çözülmesine yardım eden olaylardır.
Yine çobanın ihtiyarın bulunduğu yere gelmesi, orda kendi kendine konuşurken kadının, onun oğlu olduğunu anlaması ona seslendiği bir sırada sözünü tamamlayamadan biri tarafından öldürülmesi, çobanın kadının yanına gidip biri tarafından öldürülmesi, çobanın kadının yanına gidip annesi olduğunu görmesi ve Hakanın kızı Güner’in onların yanına gelmesi yukarıda da ifade ettiğimiz gibi gelişmeyi hızlandıran olaylardır.
Yazar aynı zamanda birinci perdede vezirin Hakana söylediği şeyi ikinci perdede izleyiciye gösterir. Güner çobanın sevgilisidir.
Yazar oyunun ikinci perdesinde bazı noktaları ortaya çıkararak izleyiciyi yorum yapmaya sevk eder. Yani onu kendi düşünceleri doğrultusunda yönlendirir.
Oyun, muhafızların Sultan Güner ve Çobanı birlikte görmeleri ve onları götürmek için emir aldıklarını söylemeleri, Güner’in buna karşı çıkması, söylediği sözlerle komutanı etkilemesi, sonunda da komutandan bu emri verenin vezir olduğunu öğrenmesiyle ikinci perdede izleyicinin kafasında soru işareti oluşturan, merak uyandıran konuların bir kısmının cevabını da ortaya koyar. Ancak yazar, komutanın geri geri çekilirken cesede çarpıp cesedi fark etmesi, onu çobanın öldürdüğünü sanması ve şehre götürmek için ikisinin de ellerini bağlarken ikinci perdenin kapanmasıyla birlikte tekrar izleyicide merak uyandırmıştır.
Son perde olayların çözümlendiği ve yazarın vermek istediği mesaja doğru gidildiği bölümdür. Her şey açığa kavuşur, bütün gerçekler gün yüzüne çıkar.
Son perdede, perde açıldığında sahnenin ortasında kucağındaki çocuğu sımsıkı bağrına basarak onu meçhul bir canavara karşı koruyan genç bir kadın heykeli, heykelin etrafında birkaç çınar ağacı, ağaçlardan birinin önünde de kalın kanlı bir odun bulunmaktadır. Bu dekor yazar için oldukça önemli bir unsurdur. Çünkü bu kadın heykeli, izleyicinin bazı olayları birbirine bağlamasında ve yorumlamasında etkili olacaktır.
Oyun yazarı seçtiği diyaloglar, kurduğu yapı, dekor ile izleyicinin beyninde oyunu götürmek istediği noktaya doğru ne kadar çok çağrışım yaratırsa o kadar başarılı sayılmaktadır. Oyunda arabın, heykelin karşısına gelerek söylediği şu sözler de yazarın bu anlamdaki başarısına örnek olarak gösterilebilir.
- ARAP:  “Ey zavallı sultanım
Mucizeler bir işimi, neler var daha gerçek
Kim derdi ki yalanla, bir cihan devrilecek.”
     (Say: 41)
Bu sözlerle izleyicinin kafasındaki sorular yavaş yavaş cevabını bulmaya başlar.
Piyeste asıl olayların bir bir açığa çıktığı son perdenin ikinci sahnesidir. Oyunun başlangıcından itibaren olaylar, ilgiler geliştirilerek olgunlaştırılmış ve ikinci perdede en üst noktaya ulaşmıştır. Daha sonra olay yavaş yavaş çözümlenmeye başlamıştır.
Son perdenin ikinci sahnesinde Hakan’ın cellada çobanın başını vurdurma girişimi kızının çabasıyla iki defa gerçekleşmemiştir. Hakan’ın çobanın kendi kendine söylediği
“Zavallı bahtsız Doğan, mukaddermiş bu sona
El attırmak ömrüne yaklaşırken Hakana.”
       (Say: 45)
sözlerini duymasıyla gerekçeler gün yüzüne çıkmaya başlar. İşte bu sahne izleyicinin ilgisinin en yüksek olduğu sahnedir.
Piyesin devamında Hakan çobanın, eski karısı Aygen’in oğlu olduğunu öğrenmesiyle onu öldürmekten vazgeçer. Vezir ise çevirdiği entrikaların ortay çıkacağı korkusuyla bir an önce çobanı öldürtmek ister. Daha önce de söylediğimiz gibi piyes vezirin çevirdiği entrikalar üzerine kurulmuştur. Vezirin devlette meydana getirdiği tahribat anlatılmaya çalışılmıştır. Piyes Osmanlı öncesi Türk devletlerinden hareketle Osmanlı öncesi ya da sonrası her dönemde piyesteki gibi art niyetli vezirlerin ya da devlet adamlarının olduğu ve bunların devlete büyük zararlar verdiği üzerinde durmaktadır.
İkinci sahnenin sonunda Hakan, çobanın annesini öldürmediğini, onu vezirin öldürttüğünü, ihtiyar kadını öldüren muhafızın söylemesiyle öğrenir. Yazar vezirin çevirdiği entrikaları bir bir ortaya çıkarmakla sonu hızlandırır.
Yine Hakanın
“Şerefini satan Aygen”
  (Eliyle çobanı göstererek)
Dağlarda sönüp giden bir gecenin günahı.”
       (Say: 54)
Şeklindeki sözleri çözümlenmeyen olayların göstergesidir. Ancak yazar, vezirin verdiği cevapla bu düğümü de çözmüştür.
- VEZİR: “Günahım büyük Hakan, kirleten benim onu
Seviyordum yazık ki! Böylece bitti sonu.”
     (Say: 55)
Piyeste her oyunun sonunda kötülerin cezalandırıldığı gibi vezir de cezasını bulmuştur.
Son perdenin son sahnesinde yazar izleyici farklı bir olayla karşılar. Bu sahne daha çok milli benliğin, Türklük kavramının ortaya çıkartıldığı sahnedir.
Yazar birinci perdenin beşinci sahnesinde ortaya koyduğu olayı son perdenin son sahnesinde çözümlemiştir. Yazar piyesin birinci ve son perdesinde yer verdiği bu olayla piyeste asıl ortaya koymak istediği düşünceyi verir.
Savaş kazanılmıştır. Generalin sözleri Türk olmanın üstünlüğünü gözler önüne serer.
- GENERAL:  “Zaferle dolu geldim Hakanıma savaştan,
Türk hududu değişti, çizildi yeni baştan
En yükselmiş uluslar, en yükselmiş ülkeler
Ülkemize eklendi, devrildi birer birer
Unutmuştuk biz cengi açdılar onlar ancak!
Kalplerine dikildi dalgalandı alsancak!
Aldanmasın bir daha, inansın artık acun
Haksızlığın önünde, eğilmeyen bir boyun,
Üzerinde şahlanmış göğe değmiş bir başın
Ağzıma gem vurulmaz yürüyemez yedek de
Türke zafer mutlaktır, her savaşta her cenkte”
    (Say: 56-57)
Yazar Türklük kavramını en güzel şekliyle ortaya koymuştur. Ayrıca burada dikkat çeken bir başka nokta ise daha önce hiç izleyiciye hissettirilmemiş olan generalin çoban hakkındaki şu sözleridir.
- GENERAL: “Tanımayan kaldı mı, bilmeyen var mı onu!
Zaferlerden zafere, koşturacak ordunu
Bir harika yarattı, sevindirdi yurdunu,
Bütün acun öğrendi Türklerin BOZKURT’unu”
    (Say: 58)
Bu sözlerle oyuna adını veren Bozkurt’un çoban olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu eserin bu yöndeki eksikliğini göstermektedir. Daha önce hiçbir şekilde ortaya konulmayan bir durum son perdenin son sahnesinde ortaya çıkmaktadır.
Piyesin son repliklerinde Hakanın çobana söyledikleri olayların tamamen çözüldüğünü ortaya koymaktadır.
- HAKAN: “İki büyük matemi bağladın sen zafere
Kanat açtın göklere birleştirdin bu yerle!
Ben devrimi kapadım nöbetim erdi sona
Bu mukaddes ulusum emanet şimdi sana
Meş’aleni üfleme, derdini fırlatıp at
Her yerde her şey için zaferime zafer kat
Sen bir şahesersin, olamaz sana bir eş
Yere düşüp can vermez sönmez orda güneş”
    (Halka dönerek)
“Yaşasın Türk ulusu milli şefim İNÖNÜ
Tarihimin başı var, olamaz fakat sonu
Bel bağlayın oğluma, inanın ona her an
Yurdumun güneşidir, parıldar gökte Doğan”
    (Say: 58-59)
Yazar, başlayış ve bitiriş arasındaki olayları son perdede peş peşe çözümlemeye başlar. Ayrıca yazarın son perdede Türklük kavramını ön plana çıkartan bir olayı işlemesi onun vermek istediği mesajı da ortaya koymaktadır.
Eserde iki mesaj verilir. Birincisi vezirin çevirdiği entrikalarla devlet üzerinde yarattığı tahribat, ikincisi ise Türklük unsurudur.
Türk tarihinin Osmanlı öncesi dönemini eserlerine konu edinen sanatkarlar için tarihi malzeme, düşüncelerini ve özellikle siyasi endişelerini anlatmak bakımından çok iyi bir kaynak olmuştur.
Hakkı Günal da “Bozkurt” adlı eserinde vezirin devlet üzerinde meydana getirdiği tahribattan bahsederken aslında kendi siyasi endişelerini de ortaya koymuştur. Her dönemde mutlaka devleti zarara sokan kendi çıkarlarını düşünen insanların olduğu mesajını vermeye çalışır. Yazar döneminde yaşanan bu durumları eserine konu ederek kendi sıkıntısını ortaya koymakla birlikte izleyiciye mesajını verir.
Sanatkarlar konusu Türk tarihinin uzak dönemlerinden aldıkları eserleriyle öncelikle bir tarih şuuru vermeyi amaçlamışlardır. Bu bir nevi insanımıza modern kimlik kazandırma gayreti olarak yorumlanabilir, çünkü modern kimliğin yolu öncelikle milli kimlikten geçer. Yazar eserde Türklük unsurlarını vurgulu bir şekilde işlemiştir. Türklük duygusunu ön plana çıkarmıştır. Bütün bunlar ve yazarın eserini tahlil ederken ortaya koyduklarımız onun, eserini yazarken döneminin yapısından etkilendiğinin bir göstergesidir. Yani eser dönemini yansıtmaktadır.

 

Kategori: Cumhuriyet Tarihi | Yorum yaz »