Kategoriler

Zalimlerin zulmü varsa..

Takvim

Meta

Arşiv

Blogroll

Cahit Sıtkı Tarancı

Tarih: 15.05.2008, Ekleyen: admin

cahit-sitki-taranciÖmrünün son on yılı içinde yaygın bir ün kazanan Cahit Sıtkı Tarancı, 1910 yılında Diyarbakır‘da doğdu. Orta öğrenimini Saint Joseph ve Galatasaray Lisesi‘nde tamamladıktan sonra Mülkiye Mektebi‘nde ve Paris Siyasal Bilgiler fakültesi’nde okudu. Yurda döndükten sonra Ankara‘da Anadolu Ajansı’nda çevirmen olarak çalıştı. Bir arada Toprak mahsulleri ofisinde memurluk yaptı. Geçirdiği felç sonucu iki yıl kadar belleğini ve konuşma yeteneğini kaybetmiş olarak yaşayan Tarancı, tedavi için götürüldüğü Viyana’da öldü (1956).

Cahit Sıtkı, sanata Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken dergilerde şiirler yayımlayarak başladı (1930). İlk şiirleri temiz dili ve yeni buluşlarıyla dönemin edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırdı. Belli duyguları hece ölçüsüne bağlı olarak işlediği bu evresinde Ahmed Hamdi, Necip Fazıl etkileri taşırken, giderek 19. yüzyıl Fransız şairlerinin dünyasına girdi, özellikle Baudelaire’i, Verlaine’i severek okudu. Kimi şiirlerini dilimize çevirerek onların biçim güzelliğine yaklaştı. Daha sonra yayımladığı şirketlerde garip hareketinin yönelişlerinden esinlendi. Hece ölçüsünde durakları atarak yeni uyumlar arama kaygılarına bağlı eski tekniği değiştirdi; biçimde daha serbest, konularda yaşama, gerçeğe daha açık şiirler yazdı. Her döneminde içten, Türkçe’nin olanaklarını kullanmada başarılı, “şairane” ye kaçma eğilimini yendiği zaman etkili şiirleriyle kendisinden sonra yetişen kuşaklara yeni söyleyiş ufukları açan bir kimlik kazandı.
Cahit Sıtkı, bazı şiirlerinin eskimişliğine ve bugün fazlaca basit görünmelerine karşın, günümüzde haklı bir sevgiyle okunan, çağdaş şiirimizin klasikleri arasına girmiş bir isimdir.

CAHİT SITKI TARANCI’NIN ŞİİRLERİNDE YALNIZLIK TEMASI


Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerinde en çok sevgi, ölüm ve yalnızlık temalarını işlemiştir. Cahit Sıtkı şiirlerinde yalnızlığı işlerken bunu temel olarak ölüm korkusu ve ölümden sonraki hayata dayandırmıştır. Bu umutsuzluğun getirdiği psikolojik depresyon sonucu yalnızlığa itilmiş bir insanın korkularına sığınarak yaşadığı düşünceler buhranının içinde kaybolan umutları ve yarınlara dair beklentilerini tasvir etmiştir. O günlerde yeni şekillenmeye başlayan şehir yaşantısı ve modernleşme sürecinin buna etkilerini konu alan Cahit Sıtkı bu yeniliklerin insan hayatında getirdiği sıkıntı ve bunalımların yaşama isteğiyle dolu insanları bile nasıl yalnızlığa ve en yakınlarından dahi kaçmaya yönelttiğini şiirlerinde konu almıştır. Bazı şiirlerinde Cahit Sıtkı daha dünyaya gelmeden yaşanabilecek sorunları dile getirmiş bunların insanı nasıl bir buhrana ve yalnızlığa sürükleyebileceğini konu olarak ele almıştır. Şairimiz yalnızlık temasına vurgu yaparken bu şiirinde daha doğmadan dünyada yaşayabileceği sıkıntılardan ve zorluklardan dolayı anne karnından bir feryadını dile getirmektedir;

Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?
Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı
Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim.
Cahit Sıtkı bu mısralarında hayatın ve yaşamın getirebileceği zorlukları yaşamaktansa anne karnında bir ömrü tüketmek isteyen ve bunun gerçekleşmemesinden hayatın sıkıntılarını yaşadıkça annesinin karnında olan huzuru ve rahatlığı arayan bu zamanı kendi içinde tasvir eden bir kişiliği anlatmaya çalışıyor. İnsanların içindeki huzur ve mutluluk arayışının ve buna kavuşabilmenin isteği gerçek dışı da olsa hayallerin ve isteklerin doğmasına neden oluyor.

Sütünden tatlı mıdır anne sanki bu hayat?
Bana sorsana anne yaşamak bir hüner mi?
El aç yalvar gündüze geceye boyun uzat
Bu uğurda bir ömür çürütmeye değer mi?

Şairin hayata bakışını ve yaşamın zorluklarından nasıl bir bunaltıya düştüğünü açık bir şekilde ifade ettiği bu mısraların içinde yine bir hüzün, mutsuzluk ve isyanın izleri gizlidir. Adeta her satırında hayata ve yaşama isyanını çok açık bir şekilde hissettiren bu mısraların nasıl bir ruh hali içinde yazıldığını görmek zor olmasa gerek. Dünyanın hızla değişim gösterdiği, insanların git gide birbirinden uzaklaşmaya başladığı, örf, adet ve kültürün hergün biraz daha erozyona uğradığı o günlerde dünyaya gelmenin, büyümenin ve hayatta karşılaştıklarından adeta duyduğu korkunun bir yansımasını dile getirmiştir.

Cahit Sıtkı genel anlamda şiirlerinde bir insan olgusundan bahseder ve bu insanın bazen hayata sarılma isteğini ve bu isteğe bağlı olarak tutunmaya çalıştığı umutlarını dile getirir, bazı şiirlerinde de bunun tam aksine hayata dair hiçbir umudu kalmamış ve bunalımlara sürüklenmiş bu bunalımların etkisiyle çevresinde insanlara yer vermeyen mutluluğu, arkadaşlığı ve en değer verdiği vefayı artık kuşlardan, çiçeklerden ve de kendisine en yakın eşyalardan beklediğini tasvir etmeye çalışmıştır.

Bazı şiirlerinde ise tek başına da kalsa, tam anlamıyla mutlu olmasa da insanın herşeye rağmen günlük hayatta karşılaştığı ve etrafında gördüğü bazı doğal güzellikleri tekrar yaşama isteğini dile getirmiştir. Burada adeta ölüm korkusu kemiklerine kadar işlemiştir.

Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların,
Yağmur mu yağıyor,
Güneş mi var,
Farketmeliyim
Baktığım pencereden.
Bu mısralarında olduğu gibi Cahit Sıtkı hayatın herşeye rağmen yaşamaya değer ve umutların hayallerle ve beklentilerle birleştiği zaman insanın hayata bağlılığının arttığını vurguluyor adeta.

Küçük şeylerden de mutlu olunabileceğini ve bu küçük görülen mutlulukların çok da uzakta olmadığını anlatmaya çalışmıştır. İnsanların yeri geldiğinde gök yüzüne bakarak, doğanın işleyişindeki ahengi dinleyerek ve bu doğanın sunduğu nimetlerden tadarak nasılda hayattan zevk alabileceğini dile getirmiştir.
Türkü söylemeliyim
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.
Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.

Cahit Sıtkı, umutların arasına umutsuzluğu, sevinçlerin arasına hüznü yayarak şiiri okuyanın içindeki duyguların adeta denizdeki dalgalar gibi git-gel olayını yaşatırcasına şiirlerine farklı bir canlılık katmıştır. Şiirlerini yazarken gerçek hayattan uzaklaşmadan ve gerçekdışı olaylara girmeden bire bir insan olgusunu tema olarak ele almıştır.

BİR KAPI AÇIP GİTSEM
Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben
Ben öyle her insandan, o kadar uzağım ben
Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar
Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var

Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan
O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan
Bir ses bana: ‘Gel! ‘ dese, ben o sesi işitsem
Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem

Cahit Sıtkı Tarancı bu şiirinde tamamen yalnızlık ve bunun getirdiği hüzün ve mutsuzluğu öylesine çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir ki yaşamış olduğu yalnızlığın verdiği bunalımla diğer aleme ve bunun başlangıcı olan ölüme olan isteğini adeta bir sevgiliye olan hasret, beklenen bir umut kapısı ve umut yolculuğuna çıkışında dahi yalnız olma isteğini dile getirmiştir.

“Baştan beri bir tek manevi değeri vardır Cahit Sıtkı’nın ya da birkaç:
Ölüm korkusu, aşk ve doğruluk… Bunlara bir açılım kazandırmak umuduyla Orhan Veli hareketine katılır; aradığını bulamadığı için sonra vazgeçer… Bütün yeteneklerine, bütün sağlam sezgilerine karşın, bir yitik kuşağın, bir “araya gitmiş” kuşağın şairidir.

“İlk şiirleri temiz dili ve yeni buluşlarıyla dönemin edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırdı. Belli duyguları hece ölçüsüne bağlı olarak işlediği bu evresinde Ahmed Hamdi, Necip Fazıl etkileri taşırken, giderek XIX. yüzyıl Fransız şairlerinin dünyasına girdi, özellikle Baudelaire’i, Verlaine’i severek okudu. Kimi şiirlerini dilimize çevirerek onların biçim güzelliği anlayışına yaklaştı. Daha sonra yayımladığı şiirlerde Garip hareketinin yönelişlerinden esinlendi.

Hece ölçüsünde durakları atarak yeni uyumlar arama kaygılarına bağlı eski tekniği değiştirdi; biçimde daha serbest, konularda yaşama, gerçeğe daha açık şiirler yazdı. Her döneminde içten, Türkçenin olanaklarını kullanmada başarılı, “şairane’ye kaçma eğilimini yendiği zaman etkili şiirleriyle kendisinden sonra yetişen kuşaklara yeni söyleyiş ufukları açan bir kimlik kazandı”

Ona göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Şiirde ses, anlam ve biçim bütünlüğü arar. Vezin ve kafiyeden kopmamış; ama ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır. Açık ve sade bir üslubu vardır. Çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin, karışık ve şaşırtıcı değildir. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar etmemiştir. Zaman zaman bazı imaj ve sembollere başvurmuştur.

Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, ama hep ölümün ve yalnızlığın üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, kaçış, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur. “Sanat için sanat” ilkesine bağlı kalmıştır.

OTUZ BEŞ YAŞ
Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Tâlih, insanoğluna her yeteneği, her başarıyı vererek ona bütün bir cömertlik hazinesini sunmuyor. Belki de bu ezelî gerçek sebebiyle insan, tâlihin kendisine sunmuş olduğu o şeyi en iyi biçimde değerlendirme yoluna gidiyor, varoluşuna anlam katacak olan o en sık hareketini, futbol diliyle söylersek, ikide bir ekranlara getirilecek olan o unutulmaz volesini de talihin kendisine açmış olduğu bu alanda vurmaya çalışıyor. Ölümsüzlüğün sırrına erenler, hayata iste böyle unutulmaz bir resmi armağan bırakanlar olsa gerektir. Cahit Sıtkı Tarancı, bu anlamda öyle güzel bir tâlihin etrafını çepeçevre kuşattığı o insanlardan değildir. Bir an için, diğer eserlerini bir kenara bıraksak bile o, “Otuz Beş Yaş” gibi bir magnum opus (en iyi eser)’la, modern Türk şiiri fotoğrafına sık bir poz vererek iştirak eder.

Aslında edebiyatçının hâli, yaşayışı, hayata bakış tarzı, eserlerinde işlediği duygu ve düşünceler, bize o devir cemiyetini bilhassa o devir münevverini tanıtır.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre, gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.

Biz, onların eserlerinde, devirlerinin toplumunu, hele okumuşunu en açık bir şekilde görme, tanıma imkânına sahip oluruz. Dolayısı ile edebî eserleri sadece bir sanat eseri olarak değil, bir vesika olarak da okumak lâzımdır. Esasen çok mühim olan bu nokta göz önünde tutulabildiği sürece, devirleri ve nesilleri tanıma, devir ve nesillerin problemlerini anlama, bu problemlere çözüm yolları arama çok daha kolay olacaktır.

Biz Cahit Sıtkı’nın şiiri üzerinde dururken bilhassa bu noktayı hatırlatmak istiyoruz. Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde işlediği iki geniş ve büyük tema, ölüm korkusu ve yalnızlık korkusudur. O’nun hemen her şiirinde ölüm korkusuyla karşılaşırız. Öylesine bir korku ki, hayatı âdeta yaşanmaz hale getirir.
Maddenin kendisini tatmin etmediği muzdarib şâir bir arayış içindedir. “Fakat O, devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez.”

Hayatından memnun olmayan, ve bir nedâmet, bir günahkârlık duygusu içinde çırpınan şâire sanki bir el uzanmamış gibidir. Ve o kendini yapayalnız, mücrim ve çaresiz hisseder.
Yaşaran gözlerime bak.
Ben yalan söylemek bilmem.
Herşeyim güneşten çıplak;
Nedâmet bende cehennem.

İşte Cahit Sıtkı nesli bu bunalım ve çırpınışlar içindedir, onlara içine düştükleri ümitsizlik girdabından kurtulamamışlardır. Türk edebiyatı üzerine yazdığı dikkate değer inceleme, araştırma ve denemelerle tanınan Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Cahit Sıtkı ve nesli için:
Bitirdi beni bu içki, bu kumar.
Ne saklayayım gaflet ettiğimi?
Elimle batırmışım gençliğimi;
diyen, zavallı ve bedbaht şâire, devri ve muhiti dolayısıyla düştüğü hatalardan dolayı acımak lâzımdır. Orhan Veli, Sait Fâik ve Cahit Sıtkı, bu genç yaşlarında ölen üç kıymetli edebiyatçı, hayatları ve ölümleri ile bize, yıkılan ve kurtarılması lâzım gelen bir neslin mevcudiyetini haber veriyor” demekten kendini alamayacaktır.

Cahit Sıtkı, bir gün aynada kendine bakarken yüzündeki ve alnındaki kırışıklıkları fark ediyor. Aslında daha çok genç olmasına rağmen içine bir korku bir hüzün çöküyor. Ölüm, yalnızlık. Zaten gençliğinden itibaren karamsar bir ruh hali olan şair bundan sonra daha da karamsarlaşıyor. ve yalnızlıkla ilgili şiirler yazıyor.
Belki de ölümden çok yok olmaktan korkuyor. Bunun için kaçışlarla yaşamın dışındaki labirenti kurmaya çalışıyor. Ölerek kimliğini kaybetmek istemiyor ve bu yüzden imzasını herkesin göreceği yerlere yazmaya kararlıdır.

Bu yüzden hikayelerde yazıyor. Ancak bunların çoğunu kardeşi Nihale yazdığı mektuplar oluşturduğu için galiba kendi ruhundan bir parça hissetmiyor ki altına başka bir isim Cevat Sadık ismiyle imzalıyor.
Küçüklükten gelen yalnızlık ve ölüm korkusu her sene biraz daha ruhunu sarıyor.
Ve o kendini şiirlerine, yaşamaya adayan şair 1952.de Zatülcenp diye bir hastalığa yakalanıyor. Bu hastalık akciğerleri örten zarın iltihaplanması olarak adlandırılıyor.

Ve bundan sonra o bitmek bilmeyen tedavi süreci başlıyor. Bir gün iyiyse 2.gün kötü. Ama yaşam sevincini kaybetmiyor. Ve o şiiri söylüyor “Ben ölecek adam değilim”…
Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Hastalığının ilerlediğini fark ediyorlar gün geçtikçe. Düşünsenize dermansız bir derdinizin olduğunu hergün ölüme biraz daha yaklaştığınızı. Yok yok. Anlıyor yolun sonunun göründüğünü.
1954 yılında kısmi felç geçiriyor. Artık konuşamıyor ve yazamıyor. Ama o inatla “her şeye dayanırım yeter ki gün eksilmesin penceremden “ diyor. Ölüme karşı direniyor.1955′te tedavisi için Viyana’ya götürülüyor. O memleketini seven şair yurdundan uzakta başka bir şehirde kapatıyor gözlerini hayata. Hem de doğduğu ay olan Ekimde.13 Ekim 1956′da.

Yağmur yağıyor şehre, yoksa dünyamı ağlıyor ne….
Vefatından 45 yıl sonra bir şarkı çalınıyor kulaklarımıza tanıdık bir söz. Acaba duyuyor mudur bir yerlerden şiirinin tekrar canlandığını, aslında onların hiç ölmediğini…..
Ölümsüzlüğün sırrına erenler hayata işte böyle unutulmaz bir resmi armağan edenler olsa gerekir.
İşte hepimizin bildiği sözlerle Şebnem Kısaparmak yorumuyla yeniden doğuyor Cahit Sıtkı Tarancı.6
Ne güzel şey Seni seviyorum demek
Sevdiğini söyleyebilmek ne güzel…

Bütün bunalımlarına rağmen araştırmacının belirttiği gibi şairin lambasını söndürmeğe kıyamadığını görmekteyiz. Ancak ömrünün de beşikten mezara uzanan bir köprü olduğunun farkındadır. Bunun için sürekli kaçışlarla yaşamın dışındaki labirentini kurmağa çalışır. Yığınlaşarak kimliğini kaybetmek niyetinde değildir ve adresini herkesin göreceği bir yere yazmağa kararlıdır.7
Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiir dönemlerine bakıldığında bu dönemlerin onun hayatının dönüm noktaları olduğu anlaşılacaktır. Bizzat kendisi “Şiirim ömrümün enstantaneleridir.” der.Bu kadar özdeşleştirmiştir şiirlerini hayatını.

Şaire göre şiir, kelimelerle güzel şekil kurma sanatıdır. Bir kelime onun için annedir, kadehtir,hayattır, hasrettir, hatta rengi ve tadı olan bir nesnedir.
Şiirlerinde yalnızlık temasını da işlemiştir şair. Ancak insan olarak bu dünyada yaşama bilincine varınca yaşam ve ölüm kavramlarını da işlemeye başlamıştır. Yalnızlığını, ölüm ve yaşamı, sevinç ve hüzünlerini, yazdığı şiirlerinde bulur şair.

Okuyanlarında onun hissettiği bu duyguları hissetmelerini ister her zaman. Bunun için anlaşılır, yalın ve sade bir dil kullanmıştır şiirlerinde.
Devrinin ve neslinin içinde bulunduğu şaşkınlık, bedbinlik ve çaresizliği şiirlerinde dile getiren Cahit Sıtkı, 1954 yılında felç oldu ve bir daha sağlığına kavuşamadı. 1956 yılında tedavi için gönderildiği Viyana’da hayata gözlerini kaparken 46 yaşındaydı.

BİR LAHZAM
Aynadaki aksim, gölgem, bir de ben.
Var mıdır, yok mudur onlar sahiden?
Aşina değiller çektiklerime;
İçlerinden biri gelse yerime.

Ben bir gölge olsam, yahut bir hayal,
Onlar gibi hissiz, onlar gibi lal.
Olsa bütün ömre bedel bir lahzam;
Var görünsem, onlar gibi yok olsam!

Cahit Sıtkı Tarancı’nın yalnızlık temasını en açık ve en çarpıcı ifadelerle dile getirdiği mısraları Bir Lahzam adlı şiirinde yer almaktadır. Şair bu şiirinde adeta varlığının gereği olan gölgesinin dahi varlığından şüphe etmektedir. Gölgesine ve aynadaki yansımasına adeta can veren bir üslupla onlarla dertleşmekte ancak onların dahi varlığından şüphelenmektedir. Çektiklerinin acısıyla yalnızlığını ve sıkıntılarını paylaşamamanın bir feryadı adeta sözleri.

Şiirinin ikinci kıtasında ise gölgesine ve yansımasına duyduğu özentiyi tasvir ediyor ve çektiği acıların büyüklüğünü dile getirircesine cansızlığa ve duygusuzluğa olan ve bu vesileyle acı çekmemenin yolunu gören bir cansız varlık olma özlemini dile getiriyor. Ancak şair bu serzenişinde dahi yinede bir cansız varlık olarak ta olsa varolma isteği içerisinde ve bu da onun yok olma korkusunun bir belirtisi olarak görülebilir. Cahit Sıtkı şiirlerinde memleket olgusunu ve Türkiye sevdasını da işlemiş ve bunlara en güzel örnek olarak
“Bir Memleket İsterim” şiirini örnek verebiliriz;

BİR MEMLEKET İSTERİM
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Bu şiirinde de Cahit Sıtkı içindeki memleket özlemini dile getirirken nasıl bir memleket istediğini anlatırken bir yandan da o zamanlarda yaşanmakta olan kardeş kavgalarına, zengin-fakir uçurumuna ve toplum içinde yaşanan yalnızlık sorununa vurgu yapmıştır. Türk edebiyatının ölümsüzleri arasına giren Cahit Sıtkı Tarancı böylesine unutulmaz mısralarla her zaman edebi bir şahsiyet olarak edebiyatımızda hak ettiği yerde kalmaya devam edecektir.

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,

Kategori: Edebi Şahsiyetler | Yorum yaz »