Bugünkü açık tehlike, sağ partilerin tümünü bir kanser gibi kemiren bu anlayışta yatıyor. Sistemin alternatifinin katılımcı bir demokrasi olduğuna o yüzden hiç şüphe yok. Bunu başarabilecek olan tek kesim ise sosyal demokratlar. Ancak hemen belirtelim ki, ne olduğu anlaşılamaz bir gerçekçilik adına, vahşi kapitalizm bugün bayatlamış haliyle Türk halkına kabul ettirilmeye çalışılıyor. Ancak daha tehlikelisi, aynı anlayışın sosyal demokrat partilere de enjekte edilmeye çalışılmasında görülüyor.
Bütün bunların demokratik bir siyasetin yapısında bulunduğunu söylemek büyük bir yalan. Çünkü demokrasinin çağdaş yorumlarının sergilendiği Avrupa’da aksi örnekler gün geçtikçe çoğalmakta. Avrupa’da sosyal demokrat partilerde görülen birkaç örneği burada kısaca analım. Bilindiği gibi Fransız Sosyalist Partisi’nin genel sekreteri partinin teorik olarak “patronu” durumundadır. Oysa önseçimlerde partililer patronu değil, partiyi iktidara taşıyacağına inandıkları bir başka ismi, Lionel Jospin’i başbakan adayı olarak seçti. Jospin’in ateşlediği seçmen kitlesi de oylarıyla Fransız Sosyalist Partisi’ni son seçimlerde iktidara taşıdı. Eğer lider sultası, delege ağalığı; fıkirleri iktidara getirmekten çok, iktidarın nimetlerini paylaşmaya yönelik bir yapı bu parti içinde kabul görmüş olsaydı sosyalistler bugün Fransa’da iktidarda olabilir miydi? Bu sorunun kesin cevabı, kocaman bir “hayır”dır.
Fransız Sosyalist Partisi örneği, Batı’daki tek örnek değil. Öyle olsaydı belki bir ölçüde tartışmaya açık sayılırdı. Almanya’daki son seçimlere bakalım: Seçimlerin öncesinde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin “patronu”, demokratik bir seçimle işbaşına getirilmiş olan Oscar Lafontaine idi. Ancak parti örgütünün Helmuth Kohl karşısında başbakan adayı olarak görmek istediği isim o olmadı. Parti örgütü Kohl’e karşı bir başka adayın seçimlerde yarışmasının daha doğru olacağını düşündü ve bu düşüncesini parti içinden Schröder’i aday seçerek gösterdi. Bu seçimin isabetli olduğu da sonuçta anlaşıldı ve Schröder Alman sosyalistlerini iktidara getirdi. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin patronluğunu hala Lafontaine yapmakta. Şansölye ise kendi partisinden bir başka isim.
Lidere rağmen demokrasi
Partilerin liderleri ile seçimlerde aday gösterdikleri ve bugün başbakanlık koltuğuna oturttukları adayların bu durumu anlayışla karşılamasını, iki açıdan değerlendirebiliriz. Bunlardan birincisi parti örgütünün lidere rağmen ortaya siyasi iradesini koymaktaki özgürlüğü ve bunu destekleyen parti içi demokrasidir. Siyasi örgütlenmenin buna izin vermesi, çağdaş demokrasinin katılımcı yanının en iyi göstergesini oluşturur. Bu durum delegelerin liderin adamı olma sıfatından arındırıldıklarının en kesin delilidir. Ayrıca delegeler, tabandan gelen bir talebi de dile getirmekte tereddüt etmemişler ve böylece katılımın kendilerini de aşan bir biçimini hayata geçirmişlerdir. Batı’da demokrasinin vardığı bu nokta, çağdaş bir yorum olarak son derece önemli ve kayda değer sayılmalıdır.
İkinci tespit olarak, parti liderlerinin bu tür gelişmelere sıcak bakması veya en azından izin veren ya da vermek zorunda kalan tutumları gösterilebilir. Burada yapılabilecek bir yorum da şudur: Bir siyasi parti için önemli olan, liderin ve yakın çevresinin iktidara taşınması değil, sözkonusu siyasal partinin fikirlerinin iktidar olmasıdır. Yukarıda anılan her iki örnek de bunu yeterince ispat etmekte. Eğer aksi sözkonusu olsaydı, bu partiler seçimlere başbakan adayı olarak liderleri ile girerlerdi. Ancak gerek Fransa, gerekse Almanya örneklerinde sosyalist
partilerin işi şansa bırakmamak konusunda kararlı davrandıklarını görüyoruz. Bu kararlılık sayesinde iktidar kazanılmış, sağ partilerin görüşleri hükümette yer bulamamış ve sosyalist bir yönetim işbaşına gelebilmiştir.
Dikkat çekici nokta, bu gelişmelerin Avrupa’da sağ partilerde değil, sosyalist partilerde görülmüş olması. Benzer örneklerin sağ partilerde yaşanmamış olması, sağın demokrasinin katılımcı yani üzerinde yeterince hassas olmamasına bağlanmalı. Genel olarak, sağın Avrupa’da demokrasinin geliştirilmesi yolunda adımları atmaya fazla hevesli olmadığı söylenebilir. Sağ siyasi görüşler, demokrasinin klasik tanımıyla yetinmekte kararlı bir hava sergilemekteler.
Avrupalı sağ ve sol, demokrasiye nasıl bakıyor?
Burada bizdekine benzer bir dar demokrasi tanımı ile karşı karşıya gelmekteyiz. Elbette bizim sağ partilerimizle onlarınkiler arasında ciddi farklar var: Sivil otoritenin üstünlüğü, sistemi dinamitlemeyen her türlü düşünceyi açıklama hakkının varlığı, demokratik hayatın uzun süredir kesintiye uğramamış olması, örgütlenme hakkının geniş bir çerçevede tutulması gibi bazı klasik hak ve özgürlüklerin bizdekine göre daha “liberal” bir yorumunun olması gibi… Ancak demokrasinin çağdaş yorumu açısından bu farkların fazla önemi yok. Çünkü Avrupa sağı, ulaşılmış demokrasi sınırlarının daha çok genişletilmesi yolundaki talepleri ısrarla görmezlikten gelmeyi sürdürmekte. Demokrasi onlar için tarihin belli bir döneminde ulaşılmış ve neredeyse katılaşmış, evrim kabul etmez bir değerler bütünü.
Sağ ve sol siyaset anlayışlarının asıl çatışması da işte tam bu nokta da ortaya çıkıyor. Avrupalı sosyalistler, demokrasiyi böyle durağan bir formüle indirgemeye hiç de hevesli görünmüyor. Bir fosil olarak demokrasi, zaten çağdaş siyaset anlayışına da aykırı. Fosiller ancak müzelerde bulunur. Halbuki hayat sürmekte ve dünya, Ga1ile’nin savunmasında söylediği gibi, dönmeye devam etmekte.
Sağın geneldeki tutucu tavrının bir yansıması, demokrasi anlayışında da böylece ortaya çıkıyor. Onlar bir şeyleri muhafaza etmenin peşinde umarsızca koşmakta. Muhafaza edilecek değerler ne kadar önemli olursa olsun, gelişen dünya şartları karşısında bunların günün taleplerine cevap vermemesi halinde toplumlar tarafından kabul görmeleri de imkansız. Eğer bu mümkün olsaydı, toplumsal evrim şimdiye kadar çoktan bir yerlerde durur ve toplumsal gelişme son bulurdu. Oysa toplumbilim, bize toplumsal evrimin de -olumlu veya olumsuz nitelemelerinden bağımsız olarak- bir biçimde hiç durmaksızın sürdüğünü gösteriyor.